3-5-2 ve 4-4-2’nin uzunca bir süre yaygın olarak kullanılması kenar oyuncularının önemini giderek arttırdı. Tarihsel olarak kesin bir ayrımdan söz etmek mümkün olmasa da, 4-3-3’ün futbolun son 15 senesinde yükseldiği iddia edilebilir.
Ocak 11, 2012
Kanat Adamı Kenar Forvet Dönüşümü..
Ocak 8, 2012
CHP’nin Tutarsızlıklarını Anlamada Bir Anahtar.
Ama sanırım ortada sadece ne dediğini bilmeyen bir siyasetçi ile açıklanamayacak, daha yapısal bir sorun var. Bilhassa yeni CHP imajının silikleşmesi ile daha da belirginleşen ve benim Baykal tarzı siyaset olarak nitelendirdiğim bu eğilim, seçim zamanı sıklıkla ve korkuyla zikredilen kutuplaşmanın da temel nedenlerinden birisi.
Son olarak Dersim tartışmalarında bu tarz siyasetin izlerini gördük. Hikâye malumunuz; Kılıçdaroğlu önce Dersim’de bir şey olmadı dedi, Aygün’ün açıklamalarından sonra Başbakan’dan özür dilemesini istedi. Başbakan özür dileyince Kılıçdaroğlu taktik değiştirdi; ona göre devlet işlememiş olduğu suç için tazminat ödemeliydi. Buna benzer bir tutarsızlığa Kürt sorununda da imza atmıştı anamuhalefet lideri. Hükümetin Kürt politikasını bir gün aşırı özgürlükçü, bir gün aşırı otoriter buldu. Nihayet bu tutarsız duruş neticesinde eski akademisyen, yeni vekil Binnaz Toprak “Partimizin Kürt sorunundaki siyaseti nedir, anlamıyorum.” itirazında bulundu. Binnaz Hanım, politikalarını anlamamakta haklıydı. Kılıçdaroğlu, siyaseti, siyaset bilimi kitaplarındaki kurallara göre oynamıyor, kendini Baykal usulü siyasetin tutarsız, komik ama güvenli kollarına bırakıyordu.
Peki nedir bu Baykal usulü siyaset? Kısaca, Siyaset à la Baykal, herhangi bir ideoloji ya da tutarlı düşünce sistemi benimsemek yerine partisini rakip siyasî partinin tam karşısında konumlandırmaktır. CHP’nin Türkiye’nin kurucu partisi olduğu düşünülürse bu durumda karşıdaki parti marjinal olmaya zorlanacak, olmazsa da ona marjinal imajı çizilecektir. Bu siyaseti daha detaylı anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum zira bahsettiğimiz siyaset son derece sığ bir mantığa dayanıyor. Ne yazık ki Baykal döneminde bu siyasetin tamamen benimsendiğini görüyoruz. 2003′te Irak için tezkerenin geçmemesi gerektiğini ve hükümetin Irak konusunda müdahil olmaması gerektiğini söyleyen Baykal daha sonra hükümeti Irak’a girmediği için eleştirmişti.
DEĞİŞ(E)MEYEN CHP SİYASETİ
Baykal, AK Parti’nin iktidarda olduğu süre boyunca “anti-AKP’cilik” olarak da tanımlayabileceğimiz bu siyaseti güttü. Bir öneriyi, kararı, yasayı iyi olduğu, faydalı olduğu için değil, AK Parti’nin isteklerine zıt olduğu için benimsedi. Baykal bu tarz siyasetin erdemli olmadığını da Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacağını da biliyordu. Ancak onun için asıl olan CHP’nin âli çıkarları idi. Öncelikli amaç yukarıda belirttiğim gibi AK Parti’yi marjinal kılmak ve onu legal veya illegal bir yolla devre dışı bırakmaktı. Ama bunu başaramasa da bu tarz siyaset ile kendi seçmenini her daim korumayı başaracaktı. CHP seçmeninde de bu mayanın tuttuğunu görüyoruz. Bir CHP’liye ne olduğunu sorsanız “AKP’li” olmadığını söyleyecektir. Böylece AK Parti’ye duyduğu nefret nedeniyle CHP’yi bırakamayacak bir grup seçmen garantilenmiştir. Benzer bir tutum, ne yazık ki, Kılıçdaroğlu’nca da benimsenmiş durumda. Baykal’dan öğrenmiş olduğu siyaseti -faydalarından haberdar olsa da olmasa da- kullanan Kılıçdaroğlu “anti-AKP”ciliği erdemli bir ideoloji gibi satmaya çabalamakta. Kılıçdaroğlu’nun Baykal’dan farkı bunu daha acemice yapması. Baykal’ın kendisiyle çelişirken bile –türban açılımını hatırlayın- gururlu, kendinden emin duruşu Kılıçdaroğlu’nda mevcut değil. İşin aslı Kılıçdaroğlu başkan olduğu ilk günlerde bu siyasetin dışına çıkma niyetinde gibi görünüyordu. Partisini “AK Parti’nin değili” olarak tanımlamak yerine siyaset ve proje üretmek arzusundaydı. Ancak AK Parti’nin ezici seçim başarısı, CHP’nin değişmesi zor karakteri, birçok farklı gruptan oluşan yapısı ve sicilindeki problemler Kılıçdaroğlu’nu kolay olana, Baykal tarzı siyaset yapmaya sürükledi.
Bazı okurlar bu tarz siyasetin CHP’nin genlerinde olduğunu düşünebilirler. Çok partili hayata geçildikten sonra İnönü’nün CHP’sinin imam hatip kurslarını başlatmasını veya ilk ilahiyat fakültesini açmasını buna örnek göstermeleri de mümkündür. Oysa İnönü döneminde yapılan kendisini Demokrat Parti’ye karşı konumlandırmak değil, halkın eğilimini okumaya çalışıp Demokrat Parti’den oy çalmaktı (1946 seçimlerindeki “çalma”yı kastetmiyorum). Siyaset işte bu amaca uygun olarak oluşturuluyordu. Şemsettin Günaltay’ın başbakanlığa getirilmesinde de aynı niyet vardı. Bu bağlamda İnönü döneminin siyasetini “anti-DP”cilik olmaktan ziyade oportünizm olarak tanımlayabiliriz. Ne İnönü, ne Ecevit, ne de Erdal İnönü’nün SHP’si Baykal veya Kılıçdaroğlu gibi sadece “anti-iktidar” eğilimli siyasetten medet ummuştur. Buradaki farkı açıklamada kullanılabilecek önemli bir neden İsmet İnönü’nün, Ecevit ve Erdal İnönü’nün iktidara gelme umuduna sahipken Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun iktidarı ihtimal dahilinde görmemeleri olabilir. (İsmet İnönü’nün umudunu sürdürdüğü dönemde CHP’nin siyasetini anti-DP’ciliğe indirgemediğini söyledik. İnönü’nün umudunu yitirince yaptıkları ise kuşkusuz Baykal tarzı siyaseti aratacak cinstendir.) Yeri gelmişken MHP’nin de birkaç istisna dışında anti-AKP’ci siyaseti benimsemediğini ifade etmeliyiz. Nitekim bu tercihleri (Cumhurbaşkanlığı seçimi, -kısmen de olsa- başörtüsü tartışmaları, milletvekili yemini vs.) nedeniyle CHP’liler tarafından AK Parti’nin değirmenine su taşımakla suçlanmışlardır. Bu tutum dahi CHP’lilerin muhalefeti, iktidara karşı olmaya eşitlediklerini gösteriyor.
Elbette herkes istediği tarz siyaseti benimseme hakkına sahiptir. Ancak bu seçimin Türkiye’ye verdiği zararları da düşünmeliyiz. Öncelikle, CHP’nin kendisini güvende hissetmesini sağlayan bu siyaset sistemi ciddi şekilde tıkamaktadır. Bir CHP’linin AK Parti iktidarı tarafından ikna edilme olasılığı neredeyse sıfırdır. Ne arsenikli su, ne belediyelerde yapılan yolsuzluklar, ne Dersim ve Kürt meselelerinde takınılan çelişkili tutum onları CHP’den soğutabilir. Ne de Batı’da Erdoğan hükümeti lehine yapılan yorumlar onlara inandırıcı gelecektir. Batı AK Parti’yi övüyorsa bu AK Parti’nin Batı’nın maşası olmasındandır; Batı AK Parti’yi yeriyorsa bu Batı’nın bile doğruyu gördüğünü gösterir. Her halükarda AK Parti kötüdür. Böylece CHP’li olmakla futbol taraftarı olmak arasında bir fark kalmamıştır. Bu durum uzun vadede iktidarın motivasyonunu da kıracaktır. Daha büyük tehlike ise siyasetin fanatizmle yürütülmesi sonucunda kutuplaşmanın artmasıdır. Unutulmamalı ki bir kutup çoğu zaman diğerini beraberinde getirir. Yani, Baykal tarzı siyaset, yakın gelecekte, AK Parti’nin ve seçmenlerinin kendilerini anti-CHP’li olarak görmesine neden olabilir. İşte asıl risk buradadır. Çoğu zaman isminden övgüyle bahsettiğimiz Demokrat Parti’nin bu hataya düşüp sırf CHP’yi zor durumda bırakmak için Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkardığını unutmayalım.
*Süleyman Şah Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi-ALPER BİLGİLİ
Aralık 30, 2011
2011′in Sonu..
Hep gereksiz bulmuşumdur şu uzun devre aralarını. Hani, ortada tatil diye de bir şey olmuyor. Yılbaşından sonra hemen başlıyor kamp, gereksiz hazırlık maçları vesaire. Madem öyle direkt resmi maç izlemeye başlayalım çoğu yerde olduğu gibi, olsun bitsin… Senenin ilk derslerinde, hocaların “kendi aranızda sessizce konuşabilirsiniz…” iznine benziyor biraz. Ders var ama yok… Bari bırak gidelim, bahçeye kuralım iki kale bir anlamı olsun…
Neyse ki bu kez öyle bir ara olmayacak, bilmem farkında mısınız ama 4 gün sonra maç var. Fernandes’i izleyeceğiz Fernandes’i! Hem zırva transfer haberleri de yok… Gerçi bir ara Sergen’i yemişlerdi “Tevez” diye, olur o kadarı…
İlk devrenin kısa özetini, en iyilerini belirleyeceğim bir yazı düşünüyordum. Eğer fırsat bulamazsam, bu son 2011 yazısı olacak. Yeni yılınızı kutlarım, geçtiğimiz yıl boyunca okuduğunuz, fikir sunumları yaptığınız için hepinize teşekkürler. Nice senelere…
Dip hayıflanma: Yahu daha dün bir eleştiriye giriş bazında “yıl olmuş 2011, hala…” diye söze giriyorduk, ne ara geldi yeni yıl? Hay böyle zamanın içinden Holosko geçsin…. Hatta Terminatör 2 bile yeni çıkmıştı, Cine 5 veriyordu; ilk 5 dakikasını izliyorduk, Arnold motorsiklete binince kesiliyordu falan…
EPL’ de İlk Yarının Göze Çarpanları…
Aralık 23, 2011
Mahalle Maçlarından Aklımda Kalanlar..
ÖNEMLİ NOT: Bu yazı eğlenceli bir yazı değil discovery channel tadında belgesel içerikli bir yazıdır. Gelecek nesiller geri dönüp baktıklarında, ataları mahalle aralarında hangi sistemle futbol oynuyorlardı bilsinler, taşşak geçsinler diye tarihe bir not düşmek için yazılmıştır.
Her maçtan önce takımları kurmak için iki kişi atışmak üzere ortaya gelirdi. Atışmak özet olarak iki kişinin karşılıklı birbirlerine doğru, sırayla adım atmaları ve bunun sonucunda kim kimin ayağına basarsa o kişinin ilk oyuncuyu seçme hakkını elde etmesidir.. Atışırken hep düz adımlar atılmaz bazen ayak yan çevrilip yarım adım atılır ya da moon walk tarzı bir hareketle biraz geriye kaçılırdı. Bir de bu atışma işinin zıplayarak rakibin ayağına haşırt diye basma versiyonu vardı ama sakatlık riski nedeniyle fazla rağbet görmezdi. Atışma işleminden sonra atışmayı kazanan kişi takımında görmek istediği ilk ismi söylerdi sonra oyuncu seçme sırası atışmayı kaybedene geçerdi. Fakat problemler burada son bulmazdı.
x- ahmet’ i seçtim
y- ben de mehmet’ i
(bu arada ahmet ve mehmet ilk seçilenler oldukları için götleri kalkmış bir vaziyette kim tarafından seçildilerse o kişinin yanına geçerlerdi)
x- zeki’ yi seçtim
y- hüsam gel
x-kamuran
y- hüdai
x-onur
y- oha olum siz çok güçlü oldunuz, bari onuru bana ver.
(bu durum böyle devam eder ve sonuçta mahalle kalabalığı iki ayrı takıma bölünürdü. eğer oyuncu sayısı çift değilse sona kalan yani kimsenin takımında görmek istemediği bir oyuncuya sen ‘fındık fıstıksın’ denirdi. ‘fındık fıstık’ demek sen kafana göre sahada gezin topu gördün mü vur nasıl olsa senden birşey olmaz demekti. Eğer sona kalan oyuncu ‘fındık fıstık’ oynayacak kadar da ezik değilse güçsüz takımın kalesine geçirilirdi ya da sen yedeksin diyerek kenarda oturtulurdu.)
Tüm bu gereksiz aktivitelerin ardından oyunun enteresan kurallarını koymaya geçilirdi. Mesela abanmak yok, 3 korner bir penaltı, 5 te devre 10 da biter, kaleden kaleye gol olmaz gibi.
Sonuç olarak maç başlar ve asıl eğlenceli diyaloglar ve olaylar da maç içinde yaşanır.
-Bir oyuncu topu ebesinin nikahına vurduğunda karşı takımın oyuncusu hemen ‘atan alır spor’ der ve topa vuran oyuncu sahadan uzaklaşmış topu söylene söylene almaya gider. Arkasından ’ koşsana lan’ denir. ‘Atan alır spor’ lafı büyüdükçe çocukça görüldüğünden lise dönemlerine gelindiği zaman bunun yerine ‘aynı hızla’ denir. Topu atan oyuncunun topu attığı hızla gittiği ise kayıtlara geçmemiştir. Aksine yavşaklık olsun diye salına salına sinsice şeklinde aheste aheste gider.
-Top arabanın altına kaçtığında her zaman sıkışır ve el ile topa yetişilemediği zamanlarda arabanın altına yatılır, top iki ayak arasına sıkıştırma yöntemi ile çekilir. Bu yöntemde işe yaramazsa topa taş atma, sopa ile itekleme yöntemlerine başvurulur.
-Her maçın ortasında yaşça geçkin bir yavşak abi gelir ve topu kapıp herkesi çalımlayıp gol atar. Maçın içine eder, ve siktirip gider. Ulan hepsini çalımladım diye götü kalkar oysa tüm çocuklar bu abiyi kendi haline bırakmışlardır, çalımları bilinçli yemişlerdir, yeter ki abi golünü atıp gitsindir, maça devam edilsindir.
-Bir diğer yavşak abi türü ise çalım atıp gitmeyen, direk bütün maç oynamak isteyen abilerdir. Bu abilere abi yapma ya yer yok deseniz de ‘ya oynarım ya da maçı bozarım’ tehditi ile maça dahil olurlar.
-Oyunda serbest atış kullanılacağında barajın mesafesi üç büyük adım mesafesi kuralına göre uygulanır. Bazı mahallelerde ise bu direkt düz üç adım olmaz ilk iki adım büyükçene atılır, son adım ise o kişinin zıplayıp ulaşabileceği son noktadır.
-Eğer minyatür kale oynanıyorsa penaltıyı atacak oyuncu kaleye sırtını döner, domalıp kafasını bacakların arasından sallandırıp kaleye bakar ve topuğuyla topu kaleye gönderir. Top kaleye doğru giderken büyük ihtimalle yoldaki bir taş parçasına çarpıp yön değiştirir ve gol olmaz. Bu arada penaltının atıldığı nokta kaleden 9 adım uzaklıktadır.
-Eğer bir kaleci gaza gelip gol atmak isterse aniden topu alıp ‘kaleci oyuncuyum’ der ve kaleden çıkıp herkesi çalımlamaya çalışırdı. Genelde bu kişi yolda topu kaptırır ve takımının boş kaleye gol yemesine neden olur, bol bol da küfür yerdi.
-Maçta şaibeli bir gol olduğunda (mesela top direk yerine kullanılan taşın üstünden geçer ya da öyle gözükür, gol mü direk mi anlaşılmaz) golü yiyen takım ’ gol değilll lannn , direk’ diye bağırırlar, tartışmalar alevlenir fakat tam o sırada bir etik ruha sahip bir takım arkadaşınız ’ gol gol ben de gördüm’ der ve o an karşı takım hep bir ağızdan ’ adamın diyoooo olm’ diye bağırır. Yapacak bir şey yoktur, içten içe ya da dıştan dışa golü kabul eden takım arkadaşına küfür edilir.
-Top birinin hayalarına geldiği anda herkes ’ hemen işe olum bak kısır kalırsın’ der, hemen sokağın ortasında işenir.
-Mahallelerde kale kavramı iki taştan ibaret olduğu için üst direk diye bir şey yoktur. Kalecinin boyuna ve zıplama yeteneğine göre üst direk ölçüsü göz kararı belirlenir. Her zaman bu konuda kavga çıkar. Kalecinin üstünden geçen her toptan sonra kaleci ‘gol değil olm nasıl yetişeyim o topa’ der golü atan ise ’ zıplasan yetişirdin olum’ der. Bu böyle devam eder. Minyatür kale de ise üst direk bel hizası olarak kabul edilir.
-Eğer maç bir türlü bitmiyorsa ve birisinin annesi onu yemeğe çağırıyorsa ’ atan galip’ kuralı uygulanır. İlk gölü atan maçı kazanmış sayılır. Bir nevi ’ altın gol’ uygulamasına geçilir.
-Top kalecinin bacak arasından geçerek gol olursa mahalli futbol terimlerinde bu gole ’ beşlik’ denir. Beş gol yerine geçmez ama manevi değeri 5 goldür. Oyuncunun bacak arasından topu geçirirseniz ise ‘namus gitti’ ya da ‘namustan geçirdim’ demelisiniz.
-Maçta en çok gol atan oyuncu hiçbir zaman delikanlı gibi gelip ben bugün şu kadar gol attım demez. Diyalog şu şekilde gelişir.
x-Ahmet sen kaç gol attın?
y-3
x-Mehmet peki sen?
z-2
x- Ben 6 gol attım olum.hahaha
Kaç gol attığını bu şekilde söyleyenler genelde okulda da yüksek not aldıklarında aynı taktiği kullanırlar.Üniversitede bile bu huyları değişiklik göstermez.
x-Ahmet sen kaç aldın sınavdan?
y-58
x-Mehmet peki sen?
z-72
x- Ben 92 aldım olum.hahaha
Sürer gider…
Aralık 22, 2011
Aralık 20, 2011
Metin Tekin..

Güzel insan Metin Tekin …
Yakışıklı Metin Tekin …
Hatta tüm kızların sevgilisi …
Efsane Metin Tekin …
Efendiliği ile gönüllere taht kurmuş …
Fuleli deparları ile yüreğimize dokunmuş Metin Tekin …
Beyin sarsıntısı geçirdiğinde …
Hayal meyal hatırladığım gözyaşlarım Metin Tekin …
PSV ağlarına süzülen topun içinde …
Küçük bir çocuğun sevinci , umudu , hayali olan …
Jeneriklerdeki o enfes kafa golünde seninle beraber zıplamış olan …
80′li yıllarımın uzun saçlı kahramanı Metin Tekin …
Kimisi Feyyaz’dır mahalle maçlarında …
Kimisi Ali , Şifo , Rıza , Madida …
Metin Tekin benim , ben Metin Tekin …
10 numara bir adamdan bir fazlası 11 numara Metin Tekin …
Sarı bıyıklı Metin Tekin …
Orduspor maçı Manisa’da küçük bir televizyonda …
Kaleci daha ne olduğunu anlamadan gördüm senin topu kafanda …
Fırsatçı Metin Tekin , akıllı gerçek şeytan Metin Tekin .
Gerçi güzel suratlılar şeytan olamazlar ama
O takımın en nadide parçası melek Metin Tekin …
Taksiciye yalan söylemeyen …
Hakeme sahana geç de başlayalım diyebilen adam Metin Tekin …
Vanspor’a gidince bir tarafım da gitti futbolculara dair …
Sevgi Beşiktaş’mış , o forma içindekiler yalanmış …
İstisanadır Metin Tekin .
Galatasaraylı oğlum o diyenlere inat
Beşiktaş ne ise biraz da Metin Tekin’dir siyah beyaz .
Ve o dönem baba olanaların oğullarına mirasıdır Metin Tekin …
Aynı Beşiktaş gibi , aynı babadan oğula geçen sevgi gibi …
Şefkat gibi …
Metin Tekin gibi …
19 Aralık 1982, Beşiktaş Jimnastik Kulübü için en önemli tarihlerden biri. Sonrasında “Sarı Fırtına” diye anılacak olan Metin Tekin’in, Beşiktaş formasıyla sahaya ilk çıktığı gün. Bir Samsunspor maçıyla sahaya ayak basan Metin Tekin, senelerce Beşiktaş formasını layıkıyla taşımakla kalmadı. Birçok çocuğun kahramanı oldu.
Efsane tanımını yaparken kullandığı sözlerdeki gibi bir ilişkimiz olacaktı: “Biz, nasıl Baba Hakkı’yı merak edip, araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp, araştırmasıdır.”
Bu eylem için yıllar geçmesi gerekmedi. Onu sahada Beşiktaş forması ile ilk gördüğüm vakit aklıma düşmüştü Metin Tekin. Sonrasında da hiç yeri değişmedi. O yaşlarda zihinlerimize ve yüreğimize yerleşen Beşiktaşlılık’taki payı kuşkusuz çok büyüktü. Sadece sahada elde etttikleri başarı değil, insani yönleri de bizi hayran bırakıyordu. Metin ve arkadaşlarını çok seviyorduk. O yüzdendir ki, bizim kuşak kolay kolay kimselere veremedi “efsane” sıfatını onlardan sonra.
Bu kulübün bir yerlerinde varlığını hissetmek, “nasıl olsa Metin var” duygusunu tekrar yaşamak istiyorum.
Aynı çocukken hissettiğim gibi. Metin, hep olsun. Ona bir şey olmasın.
Aralık 18, 2011
Ermeni Olayları,Fransa Ve 1915…
Batıca’ da ahlak ve menfaat aynı kelimedir. Bir geçmiş günahla yüzleşildi ise bilin ki karlı olan öyle olduğu içindir. “Artık inkar fizibil değil, masrafsız bir özür dileme çok kilometre gider” der akil adamları. Kızılderililer tükendikten, talep yapacak, zora sokacak gücü kalmadıktan sonra “evet, Kızılderililer’e karşı bazı şeyler yapıldı” demek gibi (her ne kadar Hollywood filmelerindeki kahraman, asil kobvoyların kötü bişiler yapmış olabileceğine inanmak zor olsa da). Kölelerin salıverilmesi? Hakeza: Artık fizibil değildi.
Ve bir başkası günahları için kınandı ise bilin ki o “başkası” zayıftır. Kolay rant vardır işin içinde, iç siyasette, ekonomide çoğunlukla. İstisnai örnek yoktur. Bu Batı hiç bir surette İsrail’i zora sokacak bir yüzleştirme veya kınama yapabilir mi? I rest my case your honor.
Şimdi de Fransa’da seçim atmosferinde bir daha piyasaya sürüldü “soykırımı inkar suçu” tasarısı Ermeni lobisi ve “girlfriend”leri entellektüel fahişeler tarafından.Bunların hepsi projedir dedikten sonra bakalım 1915′te ne olmuş..
—————————————————————————————————————————————————
Kaynak: Star
Sedat LAÇİNER
slaciner@gmail.com
1915’te ne oldu?
Osmanlı dağılırken Ermeni milliyetçileri de bağımsız bir devletin hayalini kurdular. Tek sorun, Ermenilerin imparatorluğun dört bir yanına dağılmış olmalarıydı. Hiçbir vilayette çoğunluk değillerdi. Üstelik Ermeni burjuvazisi çöküşten en çok kazanan gruptu. Dış dünyadan gelen ithal ürünler Anadolu’nun en uç noktalarına daha çok Ermeni tüccarlarca taşınıyor ve Ermeni esnafınca satılıyordu. İyi para kazanan Ermenilerin çoğunluğu Osmanlı vatandaşlığına ek olarak, İngiltere ve Fransa pasaportları da taşıyordu. Osmanlı’nın Doğu illerinde ise neredeyse Ermenilerin tamamına Rus pasaportları dağıtılmıştı. Bu nedenle ayrılıkçı Ermeni asilerin ilk işi ‘memnun Ermenileri’ rahatsız etmek oldu. 20. yüzyılın ilk yıllarında Ermeni terörüne kurban giden Ermeni sayısı öldürülen Müslüman sayısından daha fazlaydı. Taşnaklar İstanbul’a sadık ileri gelen Ermenileri öldürerek veya tehdit ederek baskı altına aldıktan sonra, Müslüman köylerine ölümcül saldırılarda bulundular. Taşnaklar üzerine yazılan pek çok eserde bahsedildiği üzere, özellikle Kürt köylerindeki Ermeni katliamları çok kanlıydı. Kadın, çocuk demeden katledilen insanlar Müslüman köylerinde kan davasının tohumlarını attı. Eşzamanlı olarak Müslüman kılığında Ermeni köyleri de basıldı. Bu saldırılar Rusya, Fransa ve hatta kısmen İran tarafından desteklendi. Saldırganlar Rusya ve İran’dan geliyor, katliamlarını gerçekleştirdikten sonra bu ülkelere geri dönüyorlardı. Ermeni asilere Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri de Osmanlı ile yaşadıkları sorunlara göre maddi yardım ve silah desteğinde bulunuyordu.
Ermeni iddiaları
Ermenilerin bağımsız bir devlet hayalleri 1. Dünya Savaşı’nda hezimetle son buldu. Ayrı devlet için dizleri üzerine çökmüş Osmanlı’yı fırsat olarak gören Ermeniler, Çukurova’dan Kars’a, Merzifon’dan Trabzon’a kadar geniş bir coğrafyada topyekûn kalkışma girişiminde bulundular. Osmanlı Ordusu Rus ve Ermeni ateşi arasında kaldı. İşbaşındaki İttihat ve Terakki normal şartlarda bile demokratik bir anlayışa sahip değilken, savaş ortamında Ermenilere veya bir başkasına hoşgörüyle yaklaşmazdı. Nitekim öyle de oldu. Ermeniler isyanın bedelini sonu felaketle biten bir tehcirle (zorunlu göç) ödediler. Yüzbinlerce Ermeni yollarda salgın hastalık, açlık ve yerel saldırılardan hayatını kaybetti. Ermeniler bu felakete bugün ‘soykırım’ diyorlar. Onlara göre Türkler kendilerini sırf Ermeni oldukları için, hiçbir gerekçe olmaksızın, sırf ırkçı nedenlerle öldürdüler. Ermenilere göre 1915 ‘Soykırımı’ 20. yüzyılın ilk soykırımıydı ve Nazilere dahi örnek olmuştu.
Yaşanan felaketi reddetmek mümkün olmamakla birlikte iddiaların abartılı olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok. Eğer Osmanlı yöneticileri ırkçı idiyse neden sadece Ermenileri yok etmeye çalıştılar da örneğin Rumlara ve Yahudilere dokunmadılar? Bırakınız Yahudilere dokunmayı, Doğu illerindeki Yahudiler ‘Türklerle işbirliği yapıyorlar’ diye bizzat Taşnaklar tarafından yok edilmiştir. İkinci olarak 1915 olaylarını ‘soykırım’ kabul etseniz dahi ilk soykırım iddiası tuhaftır. Çünkü 1915’den önce en az iki büyük soykırım vardır: Bunlardan ilki Almanların bugünkü Namibya’da 1904-1907 tarihleri arasında işlediği Herero ve Namaqua Soykırımı’dır. Almanlar ve BM bu soykırımı tanımıştır. Bu soykırımda Hereroların % 80’i, Namaların ise % 50’si yok edilmiştir. Aynı şekilde Belçika’nın Kongo’da işlediği soykırım da 1915’den önce gerçekleşmiştir.
Osmanlı ırkçı mıydı?
Ermenilerin hiçbir gerekçe yokken yok edilmek istendikleri iddiaları da izaha muhtaçtır. Çünkü İttihat ve Terakki’yi iktidara getiren güçler arasında Yahudiler ile birlikte Ermeniler başı çekmiştir. Taşnaklar ile İttihat Terakki ilk yıllarda kardeş gibidirler. Son Osmanlı hükümet-lerinde pek çok önemli bakanlığın Ermenilere verilmesi de manidardır. Başka bir deyiş-le Osmanlı’nın son yıllarında pek çok gayri demokratik uygulama vardır ve bunlardan tıpkı Müslüman Türkler gibi azınlıklar da olumsuz şekilde etkilenmişlerdir. Ancak hiç kimse 1915 Tehciri’nin sebepsiz ol- duğunu ve Ermenilerin ellerinin tertemiz olduğunu iddia edemez.
Aralık 16, 2011
UEFA Avrupa Ligi 2. ve 3. Tur Kuraları.
16 Aralık 2011 tarihindeki UEFA Avrupa Ligi kura çekiminde Beşiktaşımıza malum takım çıkmasın diye açılan anti-totem yapalım derken…

Avrupa Ligi’nde son 32 ve son 16 kura çekimi Steaua Bükreş ve Kızılyıldız ile iki kez Şampiyon Kulüpler Kupası kazanmış, 2012 finalinin de ev sahibi olan Romanya’nın ünlü defans oyuncusu Miodrag Belodedici ile birlikte çekildi.
Aralık 4, 2011
Socrates..
Yaş itibariyle izleyemedik ama efsanesini çok dinledik. Günümüzde bu tip aykırı futbolcular çok az var, oysa maziye indiğimizde Socrates misali birçok efsaneyle karşı karşıya kalabiliyoruz ve futbol da bu hikayeleriyle güzel aslında. Socrates de futbol dünyasına adını kazımış bir isimdi. Diktatörlük dönemlerinde bu duruma karşı çıkan, en iyi cevabını sahada veren bir futbolcuydu. Tıp fakültesi mezunu olmasından kaynaklı da doktor deniliyordu kendisine, Socrates adını ise futbolu filozofu olmasından kaynaklı almıştı. Yaşayışı, yaptıkları, imajı ya da nereden bakarsak bakalım aykırı bir futbolcuydu ama o günün dünyasının da modern halk savaşçılarından biriydi. Bu yüzden de anmadan geçemedim, ruhu şad olsun.





