ATSIZ

Ocak 11, 2012

Kanat Adamı Kenar Forvet Dönüşümü..

Filed under: 1 — atsiz @ 7:04 am
Tags:

3-5-2 ve 4-4-2’nin uzunca bir süre yaygın olarak kullanılması kenar oyuncularının önemini giderek arttırdı. Tarihsel olarak kesin bir ayrımdan söz etmek mümkün olmasa da, 4-3-3’ün futbolun son 15 senesinde yükseldiği iddia edilebilir.

Bu son 15 seneyi çıkardığımızda futbolun üst düzey oynandığı hemen her coğrafyada sahanın kenarlarında top taşımakla görevli oyuncuların birbirine çok benzer özelliklerde olduğunu görüyoruz. Beşiktaş’tan ilk aklıma gelen Rıza Çalımbay. Sağ kenardan kestiği muz ortalarla nam salan Rıza’nın içeri ani bir dönüşle adam eksilterek gol attığını hatırlar mısınız? Ajax’ta harikalar yaratmış, bir buz patencisi gibi sol kenardan kayan Overmars’ın  golcü kimliği taşımasına rağmen kulüp kariyerindeki toplam 401 maçta 78 gol atmış olması onun yetenekleriyle açıklanabilir mi? O kalibrede bir oyuncu 400 maçta 100’ler kulübüne kolayca girebilmeliydi oysa… Brezilya’nın mucizesi Garrincha’nın “saka” ya da “minik kuş” lakabı sağ kenardan her maçta sayılamayacak kadar çok yaptığı bindirmelerden gelmektedir. Topla yaptığı bu bindirmelerin büyük kısmı ceza sahasına orta ya da pas ile sonuçlanır. Overmars gibi kanat adamlarının habercisi, müjdecisi Garrincha’dır kısaca.
 
 
 
Bu denklemde Rommedahl’ın gelişi ise Ronaldo’nun habercisidir!..Danimarkalı sağ kenar adamı Dennis Rommedahl’ın 396 maçta 59 gol atması da onun rakip  kaleye sokulmak noktasında beceriksiz bir adam olduğu sonucunu çıkarmaz. Ama Rommedahl kanat oyuncusu ile kenar forveti arasındaki devrimin en tipik “geçiş dönemi” ni temsil eder. Bu bağlamda önemlidir.Yine de günümüz “kanat” oyuncularıyla kıyaslandığında yetenek olarak daha üst düzeyde yer alan eski isimlerin gol sayılarında bir azlık söz konusu.. Bu durum 4-4-2 ya da 3-5-2’nin kanatlarındaki oyuncuların taktik gereği ceza sahasına sokulamamasından kaynaklıydı. Zaten ceza sahasında takımın 2 golcüsü ve arkalarında da bir merkez orta saha olarak 10 numaraları bulunuyordu. Kanattan gelecek ortalarda bu topları kaleye yollamak ya da indirmek noktasında 3 kişi mevcutken, atağın durumuna göre orta saha, hatta savunmadan bir oyuncu bile bu kesilecek toplara hamle yapmak adına hazır bekliyorlardı. Böyle olunca kanattaki oyuncunun golü kovalamasına pek gerek kalmıyordu. Alanların genişliğinden ve bloklar arasındaki mesafenin açık olmasından kaynaklı atılan ekstra golleri saymazsak, günümüz futbolunda ne Overmars ne de Garrincha adından bu kadar söz ettirebilirdi.
 
 
Portekiz ekolüyle adını duyuran ama gelişini çok daha öncelerde müjdeleyen kenar (uzak) forvet kavramı, kanat oyuncularının miyadının dolmasına sebep oldu. Bu bağlamda daha yetenekli ve daha dinamik kenar bekleri ihtiyacı hasıl oldu. Bu ihtiyaca cevap olarak Chivu (Dibine kadar sol bek orjinlidir), Javier Zanetti, Cafu hatta Roberto Carlos gibi isimler ön plana çıktı.Son zamanlarda Gareth Bale’i de bu isimlere dahil etmekte sakınca yok. Ayrıca sağ açık orjinli Hilbert’in sağ bek yerine, sağ önde oynamasını kaç Beşiktaşlı ister acaba şimdi sorsak?.. Geriye dönersek, Recep Çetin futbola şimdi başlamış olsa, İbrahim Toraman gibi yedek kalmaktan kurtulabilir miydi? Trabzon deplasmanında Toraman gibi savunmanın önünde süpürücü olurdu..
 Geçiş dönemi tam olarak tamamlanmadığı için bu gibi etkili kanat beklerinin önlerinde yine klasik manada kenar oyuncularını izledik. Ancak geçen süreyle beraber kanatlarda yer alan oyunculara giderek farklı meziyetler yüklendi.
2003 yılında Manu’ya gelen Ronaldo’nun ilk maçlarındaki topla çok fazla oynama sevdası, sürekli kenarlara inmesi ve çoğu zaman topu kaybetmesi dün gibi gözümün önünde. Tabii şimdilerde kendisine yarı Tanrı muamelesi yapıldığından o senelerdeki hatalarından oluşan bir görsel bulmak mümkün değil.
 
Ronaldo’nun Ferguson elinde parlamaya başladığı 2004-2005 sezonunda en büyük rakibi Arsene Wenger’in kadrosuna göz atalım ve kenar oyuncularının envanterini çıkaralım;
-Robert Pires: Tam bir kanat adamı. Uzak forvet olmak için gerekli özelliklere sahip değil. Ama duran toplardaki başarısı, pas yüzdesi ve tekniği ile edilgen bir kanat adamı olarak tanımlamak haksızlık olur.
-Fredrik Ljungberg: Her haliyle bir uzak forvet. Hızlı,çalımcı,şut yüzdesi başarılı, duuran toplarda iyi, ayaklarına hakim.
-Jose Antonio Reyes: Tam sözünü ettiğim devrimin ilk ürünlerinden. Forvet,forvet arkası, sağ kenar,sol kenar, hava topu, duran top..hızlı,çalımcı,zeki..
-Dennis Bergkamp: Tipik bir santrafor ya da Zidane gibi bir 10 numara olduğunu kimse iddia edemez. Yetenekleri ile futbol oynadığu dönemin değişikliklerine Wenger sayesinde öyle mükemmel uyum sağladı ki, adını efsaneler arasına yazdırdı. Bence o da dibine kadar bir uzak forvet.
-Thierry Henry: Evet, santrafor. Ama Barcelona günlerinde sol kenardan bindirip, attığı ve attırdığı golleri hatırlamayan var mı?..
Sir Alex Ferguson’un elinde adeta bir elmas gibi işlenen Ronaldo, statik kenar adamı olmaktan sıyrılıp, bir uzak forvete dönüştü ve modern futbol tam anlamıyla yeni bir kavram kazanmış oldu. Aynı yıllara tekabül eden Lucescu’nun Beşiktaş’ı ise 3-5-2’nin kenarlarında İbrahim Üzülmez ve Kaan Dobra ile oynuyordu. Bu dezavantaja rağmen her taktik antrenmanında  İbrahim Üzülmez’e kenardan içeri doğru topla ani koşular yapması defalarca söylendi. Ali Sami Yen Stadı’nda atılan gol bu bağlamda asla tesadüf ya da pozisyon gereği oluşmuş değildir.
 
 
Mılan’da Leonardo, Betis’te Denilson, Juventus’ta Nedved,Sporting’de Nani,CSKA’da Milos Krasic.. Farklı dönemlerin oyuncuları olmalarına rağmen tek bir ustanın tezgahından çıkmış gibi ürünler. Modern futbolun uzak forvetleri. Gol atan, frikik kullanan, adam eksilten, hızlı,zeki…
Tigana döneminin en parlak isimlerinden Burak Yılmaz bence bugünkü ihtişamını işte o günlere ve Tigana’ya borçlu. Kısa süre çalışmış olsa da, oradan aldığı temeli Şenol Güneş gibi bir taktisyenin elinde çok iyi kullandı. Şimdi Trabzonspor’da merkez santrafor gibi oynasa da, topla buluşup etkili olduğu yerler genelde rakiple her iki kenardan birinde teke tek kaldığı anlar. Top sürmesi, frikik kullanması, kafa toplarına etkili çıkması, şut becerisi, hızı, fizik gücü..
 
 
Bu gün Galatasaray’ın almak için çırpındığı Nordin Amrabat, Doka gibi isimler 4-4-2 oynayan bir takımın kenar adamı mı olacak sizce, yoksa uzak forveti mi? Gençlerbirliği’nde adından söz ettiren Hurşut kenar adamı mı yoksa sol ayaklı olmasına rağmen sağ kenarda oynatılmasını izah eden Fuat Çapa’yı duymadınız mı; “Hurşut çok yetenekli ve topla katetmeyi seven bir oyuncu. Bu yüzden onu sağ kenarda kullanıyoruz çünkü sol ayağıyla içeri ani dönüşler yapıp, şut atabiliyor, etkili bindirmelerini asist ya da golle süsleyebiliyor. Onun sağ kenarda olması bizim için büyük avantaj..”
Barcelona’nın her şeyi Messi kenar forvet olarak oynadı. Hem de 2 sezon boyunca. Önünde Zlatan İbrahimovic vardı. Ertesi sene ise David Villa geldi. Bu gün Manchester United kenar forvet olarak Ashley Young ve Nani’yi kullanıyor. Giggs sağ ya da sol içte görev alıyor. Arsenal’in günümüz kadrosunda bu tanıma uyan sadece Arshavin var. Samir Nasri’yi satmış olmaları onlara bu yüzden bu kadar kan keybettirdi. Liverpool kenar forveti yaratmak adına Jordan Henderson gibi bir pas üstadını sağ kenarda oynatıyor. Israrla onun sağ kenardan içeri dalışlar yapmaya alışmasını ve patlama yapmasını bekliyorlar.
Bu gün Fenerbahçe’nin elinde en değerli oyuncusu Stoch. Her maç yaptığı hareketlerle kesinlikle kilidi açıyor. Takımda onun yaptığını yapmaya yakın tek adam Dia. O da zayıf tekniğini hızıyla örtmeye çalıştığı için Holosko’dan hallice duruyor. Beşiktaş’ın sezon başından beri yararlanamadığı Bebe bu ligin kaderini tek başına değiştirebilir. Kendini toparlamış bir Quaresma ile Bebe’nin uzak forvet olarak aynı anda sahadaki varlığı Beşiktaş’ı her kulvarda uçurur. Rotasyona katılabilirse, Burak Kaplan ve merkez santrafor olmasının yanında uzak forvet kimliğini severse Mustafa Pektemek sarsılmaz bir sistem armağan edebilirler Beşiktaş’a.
Futbol son 15 senede hiç değişmediği kadar değişti. Kanat oyuncuları, yerlerini uzak forvetlere bıraktı. Ve bu uzak forvetler gol atmak adına yapılması gereken her şeyi yapıyor. Kafa topuna çıkıyor, duran top kullanıyor, top sürüyor, topsuz alanda çapraz koşular yapıyor, verkaçla içeri sokuluyor, ara pası atıyor, asist yapıyor, uzaktan şut deniyor. Futbolun beyni artık orta sahanın ortasında değil, rakip yarı alanın her iki kenarında çalışıyor..

Ocak 8, 2012

CHP’nin Tutarsızlıklarını Anlamada Bir Anahtar.

Filed under: SİYASET — atsiz @ 11:03 am
Tags: ,
Kılıçdaroğlu’nun son dönemlerde daha sık rastlar olduğumuz çelişkili konuşmalarını acemi bir siyasetçinin olağan icraatları olarak okumak mümkün.

Ama sanırım ortada sadece ne dediğini bilmeyen bir siyasetçi ile açıklanamayacak, daha yapısal bir sorun var. Bilhassa yeni CHP imajının silikleşmesi ile daha da belirginleşen ve benim Baykal tarzı siyaset olarak nitelendirdiğim bu eğilim, seçim zamanı sıklıkla ve korkuyla zikredilen kutuplaşmanın da temel nedenlerinden birisi.

Son olarak Dersim tartışmalarında bu tarz siyasetin izlerini gördük. Hikâye malumunuz; Kılıçdaroğlu önce Dersim’de bir şey olmadı dedi, Aygün’ün açıklamalarından sonra Başbakan’dan özür dilemesini istedi. Başbakan özür dileyince Kılıçdaroğlu taktik değiştirdi; ona göre devlet işlememiş olduğu suç için tazminat ödemeliydi. Buna benzer bir tutarsızlığa Kürt sorununda da imza atmıştı anamuhalefet lideri. Hükümetin Kürt politikasını bir gün aşırı özgürlükçü, bir gün aşırı otoriter buldu. Nihayet bu tutarsız duruş neticesinde eski akademisyen, yeni vekil Binnaz Toprak “Partimizin Kürt sorunundaki siyaseti nedir, anlamıyorum.” itirazında bulundu. Binnaz Hanım, politikalarını anlamamakta haklıydı. Kılıçdaroğlu, siyaseti, siyaset bilimi kitaplarındaki kurallara göre oynamıyor, kendini Baykal usulü siyasetin tutarsız, komik ama güvenli kollarına bırakıyordu.

Peki nedir bu Baykal usulü siyaset? Kısaca, Siyaset à la Baykal, herhangi bir ideoloji ya da tutarlı düşünce sistemi benimsemek yerine partisini rakip siyasî partinin tam karşısında konumlandırmaktır. CHP’nin Türkiye’nin kurucu partisi olduğu düşünülürse bu durumda karşıdaki parti marjinal olmaya zorlanacak, olmazsa da ona marjinal imajı çizilecektir. Bu siyaseti daha detaylı anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum zira bahsettiğimiz siyaset son derece sığ bir mantığa dayanıyor. Ne yazık ki Baykal döneminde bu siyasetin tamamen benimsendiğini görüyoruz. 2003′te Irak için tezkerenin geçmemesi gerektiğini ve hükümetin Irak konusunda müdahil olmaması gerektiğini söyleyen Baykal daha sonra hükümeti Irak’a girmediği için eleştirmişti.

DEĞİŞ(E)MEYEN CHP SİYASETİ

Baykal, AK Parti’nin iktidarda olduğu süre boyunca “anti-AKP’cilik” olarak da tanımlayabileceğimiz bu siyaseti güttü. Bir öneriyi, kararı, yasayı iyi olduğu, faydalı olduğu için değil, AK Parti’nin isteklerine zıt olduğu için benimsedi. Baykal bu tarz siyasetin erdemli olmadığını da Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacağını da biliyordu. Ancak onun için asıl olan CHP’nin âli çıkarları idi. Öncelikli amaç yukarıda belirttiğim gibi AK Parti’yi marjinal kılmak ve onu legal veya illegal bir yolla devre dışı bırakmaktı. Ama bunu başaramasa da bu tarz siyaset ile kendi seçmenini her daim korumayı başaracaktı. CHP seçmeninde de bu mayanın tuttuğunu görüyoruz. Bir CHP’liye ne olduğunu sorsanız “AKP’li” olmadığını söyleyecektir. Böylece AK Parti’ye duyduğu nefret nedeniyle CHP’yi bırakamayacak bir grup seçmen garantilenmiştir. Benzer bir tutum, ne yazık ki, Kılıçdaroğlu’nca da benimsenmiş durumda. Baykal’dan öğrenmiş olduğu siyaseti -faydalarından haberdar olsa da olmasa da- kullanan Kılıçdaroğlu “anti-AKP”ciliği erdemli bir ideoloji gibi satmaya çabalamakta. Kılıçdaroğlu’nun Baykal’dan farkı bunu daha acemice yapması. Baykal’ın kendisiyle çelişirken bile –türban açılımını hatırlayın- gururlu, kendinden emin duruşu Kılıçdaroğlu’nda mevcut değil. İşin aslı Kılıçdaroğlu başkan olduğu ilk günlerde bu siyasetin dışına çıkma niyetinde gibi görünüyordu. Partisini “AK Parti’nin değili” olarak tanımlamak yerine siyaset ve proje üretmek arzusundaydı. Ancak AK Parti’nin ezici seçim başarısı, CHP’nin değişmesi zor karakteri, birçok farklı gruptan oluşan yapısı ve sicilindeki problemler Kılıçdaroğlu’nu kolay olana, Baykal tarzı siyaset yapmaya sürükledi.

Bazı okurlar bu tarz siyasetin CHP’nin genlerinde olduğunu düşünebilirler. Çok partili hayata geçildikten sonra İnönü’nün CHP’sinin imam hatip kurslarını başlatmasını veya ilk ilahiyat fakültesini açmasını buna örnek göstermeleri de mümkündür. Oysa İnönü döneminde yapılan kendisini Demokrat Parti’ye karşı konumlandırmak değil, halkın eğilimini okumaya çalışıp Demokrat Parti’den oy çalmaktı (1946 seçimlerindeki “çalma”yı kastetmiyorum). Siyaset işte bu amaca uygun olarak oluşturuluyordu. Şemsettin Günaltay’ın başbakanlığa getirilmesinde de aynı niyet vardı. Bu bağlamda İnönü döneminin siyasetini “anti-DP”cilik olmaktan ziyade oportünizm olarak tanımlayabiliriz. Ne İnönü, ne Ecevit, ne de Erdal İnönü’nün SHP’si Baykal veya Kılıçdaroğlu gibi sadece “anti-iktidar” eğilimli siyasetten medet ummuştur. Buradaki farkı açıklamada kullanılabilecek önemli bir neden İsmet İnönü’nün, Ecevit ve Erdal İnönü’nün iktidara gelme umuduna sahipken Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun iktidarı ihtimal dahilinde görmemeleri olabilir. (İsmet İnönü’nün umudunu sürdürdüğü dönemde CHP’nin siyasetini anti-DP’ciliğe indirgemediğini söyledik. İnönü’nün umudunu yitirince yaptıkları ise kuşkusuz Baykal tarzı siyaseti aratacak cinstendir.) Yeri gelmişken MHP’nin de birkaç istisna dışında anti-AKP’ci siyaseti benimsemediğini ifade etmeliyiz. Nitekim bu tercihleri (Cumhurbaşkanlığı seçimi, -kısmen de olsa- başörtüsü tartışmaları, milletvekili yemini vs.) nedeniyle CHP’liler tarafından AK Parti’nin değirmenine su taşımakla suçlanmışlardır. Bu tutum dahi CHP’lilerin muhalefeti, iktidara karşı olmaya eşitlediklerini gösteriyor.

Elbette herkes istediği tarz siyaseti benimseme hakkına sahiptir. Ancak bu seçimin Türkiye’ye verdiği zararları da düşünmeliyiz. Öncelikle, CHP’nin kendisini güvende hissetmesini sağlayan bu siyaset sistemi ciddi şekilde tıkamaktadır. Bir CHP’linin AK Parti iktidarı tarafından ikna edilme olasılığı neredeyse sıfırdır. Ne arsenikli su, ne belediyelerde yapılan yolsuzluklar, ne Dersim ve Kürt meselelerinde takınılan çelişkili tutum onları CHP’den soğutabilir. Ne de Batı’da Erdoğan hükümeti lehine yapılan yorumlar onlara inandırıcı gelecektir. Batı AK Parti’yi övüyorsa bu AK Parti’nin Batı’nın maşası olmasındandır; Batı AK Parti’yi yeriyorsa bu Batı’nın bile doğruyu gördüğünü gösterir. Her halükarda AK Parti kötüdür. Böylece CHP’li olmakla futbol taraftarı olmak arasında bir fark kalmamıştır. Bu durum uzun vadede iktidarın motivasyonunu da kıracaktır. Daha büyük tehlike ise siyasetin fanatizmle yürütülmesi sonucunda kutuplaşmanın artmasıdır. Unutulmamalı ki bir kutup çoğu zaman diğerini beraberinde getirir. Yani, Baykal tarzı siyaset, yakın gelecekte, AK Parti’nin ve seçmenlerinin kendilerini anti-CHP’li olarak görmesine neden olabilir. İşte asıl risk buradadır. Çoğu zaman isminden övgüyle bahsettiğimiz Demokrat Parti’nin bu hataya düşüp sırf CHP’yi zor durumda bırakmak için Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkardığını unutmayalım.

*Süleyman Şah Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi-ALPER BİLGİLİ

http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1225913&title=yorum-alper-bilgili-chpnin-tutarsizliklarini-anlamada-bir-anahtar&haberSayfa=1

 

Aralık 30, 2011

2011′in Sonu..

Filed under: 1 — atsiz @ 6:34 pm
Tags:

Hep gereksiz bulmuşumdur şu uzun devre aralarını. Hani, ortada tatil diye de bir şey olmuyor. Yılbaşından sonra hemen başlıyor kamp, gereksiz hazırlık maçları vesaire. Madem öyle direkt resmi maç izlemeye başlayalım çoğu yerde olduğu gibi, olsun bitsin… Senenin ilk derslerinde, hocaların “kendi aranızda sessizce konuşabilirsiniz…” iznine benziyor biraz. Ders var ama yok… Bari bırak gidelim, bahçeye kuralım iki kale bir anlamı olsun…

Neyse ki bu kez öyle bir ara olmayacak, bilmem farkında mısınız ama 4 gün sonra maç var. Fernandes’i izleyeceğiz Fernandes’i! Hem zırva transfer haberleri de yok… Gerçi bir ara Sergen’i yemişlerdi “Tevez” diye, olur o kadarı…

İlk devrenin kısa özetini, en iyilerini belirleyeceğim bir yazı düşünüyordum. Eğer fırsat bulamazsam, bu son 2011 yazısı olacak. Yeni yılınızı kutlarım, geçtiğimiz yıl boyunca okuduğunuz, fikir sunumları yaptığınız için hepinize teşekkürler. Nice senelere…

Dip hayıflanma: Yahu daha dün bir eleştiriye giriş bazında “yıl olmuş 2011, hala…” diye söze giriyorduk, ne ara geldi yeni yıl? Hay böyle zamanın içinden Holosko geçsin…. Hatta Terminatör 2 bile yeni çıkmıştı, Cine 5 veriyordu; ilk 5 dakikasını izliyorduk, Arnold motorsiklete binince kesiliyordu falan…

EPL’ de İlk Yarının Göze Çarpanları…

Filed under: 1 — atsiz @ 6:29 pm
Tags:
Premier Lig için sezonun ilk yarısı bitti, ikinci yarısı şu zaman başlıyor gibi birşey demek kolay değil. Evet resmi başlangıç bitiş tarihleri var ama yarıları birbirinden ayıran uzun tatil yok. İlk yarının göze çarpanları 2011′in sonu gelmişken, bir gün önceden değerlendirelim.

 
Takım bazında değil de oyuncu bazında bakmak istedim. Takım bazında incelemeyi bir başka yazıya saklayalım. EPL bu sezon önceki sezonlara göre kalecilerin biraz daha ön plana çıktığı bir yarı yıl yaşadı. Nerdeyse tüm kaleciler hakkında iki satır yazacak kadar hikaye var. EPL’ye yeni gelmiş De Gea, Lindegaard ile rotasyona girse de beklentilerin altında kalmadı. Van der Sar’dan sonra kim gelse zor göreve talip olacaktı. İspanyol için çok iyi bir sezon geçiriyor diyemem ama kötü de değil. City’nin kalecisi Hart da kalede güven veriyor. Hem City için hem de İngiltere için büyük şans. Diğer taraftan 40′ında transfer yapan Friedel, Newcastle’ın başarılı kalecisi Krul, Wigan’ın iki sezondur göze çarpan kalecisi Al Habsi ve son olarak Vorm. Swansea ligin mütevazı ekiplerinden. Öncelikleri gol yememek bunu da çok kez başardılar. Kaleleri ise emin ellerde.
Sağ bek için ikinci bir isim düşündüğümüzde Micah’nın çok altında kalıyor. Üzellikle hücumda takıma büyük katkı sağlıyor. Sagna’nın sakatlıkla uğraştığı, Chelsea ve ManU’nun kimin oynayacağına dahi karar veremediği bir bölgede City’nin kafası çok rahat.

 
Sol bek için sağ beke göre daha fazla aday var. Evra, Baines, Jose Enrique, A. Cole. Cole’un kariyeri düşüşte. Artık ismi de performansı da eskisi kadar etkili değil. Evra bir standart yakalamış durumda ve bunun çok da altına düşmüyor. Baines özellikle duran toplarda takıma büyük katkı sağlıyor. Ancak ben dönemin kadrosuna beklentilerin üzerine çıkan Jose Enrique’yi koydum. Evra’dan daha iyi değil ama kısa sürede adaptasyonu ve katkısı alkışı hakediyor.
 
Stoperde ManU’dan birinin olmaması şaşırtıcı gelebilir. Vidiç, Rio, Evans hatta dönem dönem orda oynayan Phil Jones. Hepsi şanssız bir dönem geçirdi. Sakatlık sebebiyle Sir Alex o bölgede çok oyuncu oynatmak zorunda kaldı. Bu sebeple daha istikrarlı mücadele eden Kompany ve Coloccini’yi uygun buldum. Terry’nin eski günlerinden uzak olması ve yakışmayacak hatalar yapması sebebiyle kadroya almadım. Skrtel da sezonun iyilerindendi diyerek ortasahaya geçelim.
Sağ açık net Nani. Yarının ortalarında geçen sezonu aratsa da devre sonlarına doğru kendini tekrar hatırlattı. Man Utd kazanıyorsa, Portekizli’nin emeği büyüktür. Solda seçim daha zordu. Mata ve Bale arasında kaldım. Elim Bale’e gitti. Aslında ikisi de birbirinden daha az haketmiyor. Mata çabuk adapte oldu ve kısa zamanda katkı sağladı. Bale de Spurs’un şampiyonluk kovalamasında büyük pay sahibi görünüyor. Ortada Larsson ve Silva. Silva, Man City için bence en önemli adam. Şu an her takımda oynayabilecek kapasitede ve kalitede. Diğer isim ise geçen sezon Spurs’e gelen Vaart. Hollandalı bir ara durulsa da oynadığı dönemlerde büyük katkı sağlıyor. Bu isimlerin dışında sezona çok iyi başlayan Sebastian Larsson, Stoke City’nin ayağıyla oynayan futbolcuları Etherington ve Walters, Arsenalli Alex Song, City’den Yaya ilk yarının göze çarpan isimleriydi.

Forvet hattını iki kişiyle sınırlamak zorladı tabi. RVP’nin yeri ayrı. Son maçta atacağı 2 gol rekor kırdıracaktı ama ıskaladı. Ondan bahsetmek gereksiz. Muhteşem oynuyor. Aguero da lige kolay adapte olanlardan. Sağlam City hücum hattında yerini kaptırmayanlardan. Gerçi kaptıran Dzeko, Balotelli de oynadıkları dönemde iyi iş çıkardılar. Bunların dışında sezona çok iyi giren ama sonrasında biraz duran Rooney, istikrarlı giden Demba Ba, Spurs’un gol yükünü taşıyan Adebayor, Liverpool’un golcüsü Suarez ve Chelsea’nin yumurtadan çıkan golcüsü Sturridge iyi giden oyunculardan.

Aralık 23, 2011

Mahalle Maçlarından Aklımda Kalanlar..

Filed under: MİZAH — atsiz @ 6:52 pm
Tags: ,

ÖNEMLİ NOT: Bu yazı eğlenceli bir yazı değil discovery channel tadında belgesel içerikli bir yazıdır. Gelecek nesiller geri dönüp baktıklarında, ataları mahalle aralarında hangi sistemle futbol oynuyorlardı bilsinler, taşşak geçsinler diye tarihe bir not düşmek için yazılmıştır.

Her maçtan önce takımları kurmak için iki kişi atışmak üzere ortaya gelirdi. Atışmak özet olarak iki kişinin karşılıklı birbirlerine doğru, sırayla adım atmaları ve bunun sonucunda kim kimin ayağına basarsa o kişinin ilk oyuncuyu seçme hakkını elde etmesidir.. Atışırken hep düz adımlar atılmaz bazen ayak yan çevrilip yarım adım atılır ya da moon walk tarzı bir hareketle biraz geriye kaçılırdı. Bir de bu atışma işinin zıplayarak rakibin ayağına haşırt diye basma versiyonu vardı ama sakatlık riski nedeniyle fazla rağbet görmezdi. Atışma işleminden sonra atışmayı kazanan kişi takımında görmek istediği ilk ismi söylerdi sonra oyuncu seçme sırası atışmayı kaybedene geçerdi. Fakat problemler burada son bulmazdı.

x- ahmet’ i seçtim
y- ben de mehmet’ i
(bu arada ahmet ve mehmet ilk seçilenler oldukları için götleri kalkmış bir vaziyette kim tarafından seçildilerse o kişinin yanına geçerlerdi)
x- zeki’ yi seçtim
y- hüsam gel
x-kamuran
y- hüdai
x-onur
y- oha olum siz çok güçlü oldunuz, bari onuru bana ver.
(bu durum böyle devam eder ve sonuçta mahalle kalabalığı iki ayrı takıma bölünürdü. eğer oyuncu sayısı çift değilse sona kalan yani kimsenin takımında görmek istemediği bir oyuncuya sen ‘fındık fıstıksın’ denirdi. ‘fındık fıstık’ demek sen kafana göre sahada gezin topu gördün mü vur nasıl olsa senden birşey olmaz demekti. Eğer sona kalan oyuncu ‘fındık fıstık’ oynayacak kadar da ezik değilse güçsüz takımın kalesine geçirilirdi ya da sen yedeksin diyerek kenarda oturtulurdu.)

Tüm bu gereksiz aktivitelerin ardından oyunun enteresan kurallarını koymaya geçilirdi. Mesela abanmak yok, 3 korner bir penaltı, 5 te devre 10 da biter, kaleden kaleye gol olmaz gibi.

Sonuç olarak maç başlar ve asıl eğlenceli diyaloglar ve olaylar da maç içinde yaşanır.

-Bir oyuncu topu ebesinin nikahına vurduğunda karşı takımın oyuncusu hemen ‘atan alır spor’ der ve topa vuran oyuncu sahadan uzaklaşmış topu söylene söylene almaya gider. Arkasından ’ koşsana lan’ denir. ‘Atan alır spor’ lafı büyüdükçe çocukça görüldüğünden lise dönemlerine gelindiği zaman bunun yerine ‘aynı hızla’ denir. Topu atan oyuncunun topu attığı hızla gittiği ise kayıtlara geçmemiştir. Aksine yavşaklık olsun diye salına salına sinsice şeklinde aheste aheste gider.

-Top arabanın altına kaçtığında her zaman sıkışır ve el ile topa yetişilemediği zamanlarda arabanın altına yatılır, top iki ayak arasına sıkıştırma yöntemi ile çekilir. Bu yöntemde işe yaramazsa topa taş atma, sopa ile itekleme yöntemlerine başvurulur.

-Her maçın ortasında yaşça geçkin bir yavşak abi gelir ve topu kapıp herkesi çalımlayıp gol atar. Maçın içine eder, ve siktirip gider. Ulan hepsini çalımladım diye götü kalkar oysa tüm çocuklar bu abiyi kendi haline bırakmışlardır, çalımları bilinçli yemişlerdir, yeter ki abi golünü atıp gitsindir, maça devam edilsindir.

-Bir diğer yavşak abi türü ise çalım atıp gitmeyen, direk bütün maç oynamak isteyen abilerdir. Bu abilere abi yapma ya yer yok deseniz de ‘ya oynarım ya da maçı bozarım’ tehditi ile maça dahil olurlar.

-Oyunda serbest atış kullanılacağında barajın mesafesi üç büyük adım mesafesi kuralına göre uygulanır. Bazı mahallelerde ise bu direkt düz üç adım olmaz ilk iki adım büyükçene atılır, son adım ise o kişinin zıplayıp ulaşabileceği son noktadır.

-Eğer minyatür kale oynanıyorsa penaltıyı atacak oyuncu kaleye sırtını döner, domalıp kafasını bacakların arasından sallandırıp kaleye bakar ve topuğuyla topu kaleye gönderir. Top kaleye doğru giderken büyük ihtimalle yoldaki bir taş parçasına çarpıp yön değiştirir ve gol olmaz. Bu arada penaltının atıldığı nokta kaleden 9 adım uzaklıktadır.

-Eğer bir kaleci gaza gelip gol atmak isterse aniden topu alıp ‘kaleci oyuncuyum’ der ve kaleden çıkıp herkesi çalımlamaya çalışırdı. Genelde bu kişi yolda topu kaptırır ve takımının boş kaleye gol yemesine neden olur, bol bol da küfür yerdi.

-Maçta şaibeli bir gol olduğunda (mesela top direk yerine kullanılan taşın üstünden geçer ya da öyle gözükür, gol mü direk mi anlaşılmaz) golü yiyen takım ’ gol değilll lannn , direk’ diye bağırırlar, tartışmalar alevlenir fakat tam o sırada bir etik ruha sahip bir takım arkadaşınız ’ gol gol ben de gördüm’ der ve o an karşı takım hep bir ağızdan ’ adamın diyoooo olm’ diye bağırır. Yapacak bir şey yoktur, içten içe ya da dıştan dışa golü kabul eden takım arkadaşına küfür edilir.

-Top birinin hayalarına geldiği anda herkes ’ hemen işe olum bak kısır kalırsın’ der, hemen sokağın ortasında işenir.

-Mahallelerde kale kavramı iki taştan ibaret olduğu için üst direk diye bir şey yoktur. Kalecinin boyuna ve zıplama yeteneğine göre üst direk ölçüsü göz kararı belirlenir. Her zaman bu konuda kavga çıkar. Kalecinin üstünden geçen her toptan sonra kaleci ‘gol değil olm nasıl yetişeyim o topa’ der golü atan ise ’ zıplasan yetişirdin olum’ der. Bu böyle devam eder. Minyatür kale de ise üst direk bel hizası olarak kabul edilir.

-Eğer maç bir türlü bitmiyorsa ve birisinin annesi onu yemeğe çağırıyorsa ’ atan galip’ kuralı uygulanır. İlk gölü atan maçı kazanmış sayılır. Bir nevi ’ altın gol’ uygulamasına geçilir.

-Top kalecinin bacak arasından geçerek gol olursa mahalli futbol terimlerinde bu gole ’ beşlik’ denir. Beş gol yerine geçmez ama manevi değeri 5 goldür. Oyuncunun bacak arasından topu geçirirseniz ise ‘namus gitti’ ya da ‘namustan geçirdim’ demelisiniz.

-Maçta en çok gol atan oyuncu hiçbir zaman delikanlı gibi gelip ben bugün şu kadar gol attım demez. Diyalog şu şekilde gelişir.

x-Ahmet sen kaç gol attın?
y-3
x-Mehmet peki sen?
z-2
x- Ben 6 gol attım olum.hahaha

Kaç gol attığını bu şekilde söyleyenler genelde okulda da yüksek not aldıklarında aynı taktiği kullanırlar.Üniversitede bile bu huyları değişiklik göstermez.

x-Ahmet sen kaç aldın sınavdan?
y-58
x-Mehmet peki sen?
z-72
x- Ben 92 aldım olum.hahaha

Sürer gider…

Aralık 22, 2011

Nice Senelere Ordinaryus..

Filed under: Kısa Kısa — atsiz @ 6:14 pm
Tags:

İyi ki doğdun..

Aralık 20, 2011

Metin Tekin..

Filed under: 1 — atsiz @ 3:04 pm
Tags:


Güzel insan Metin Tekin …
Yakışıklı Metin Tekin …
Hatta tüm kızların sevgilisi …
Efsane Metin Tekin …
Efendiliği ile gönüllere taht kurmuş …
Fuleli deparları ile yüreğimize dokunmuş Metin Tekin …
Beyin sarsıntısı geçirdiğinde …
Hayal meyal hatırladığım gözyaşlarım Metin Tekin …
PSV ağlarına süzülen topun içinde …
Küçük bir çocuğun sevinci , umudu , hayali olan …
Jeneriklerdeki o enfes kafa golünde seninle beraber zıplamış olan …
80′li yıllarımın uzun saçlı kahramanı Metin Tekin …
Kimisi Feyyaz’dır mahalle maçlarında …
Kimisi Ali , Şifo , Rıza , Madida …
Metin Tekin benim , ben Metin Tekin …
10 numara bir adamdan bir fazlası 11 numara Metin Tekin …
Sarı bıyıklı Metin Tekin …
Orduspor maçı Manisa’da küçük bir televizyonda …
Kaleci daha ne olduğunu anlamadan gördüm senin topu kafanda …
Fırsatçı Metin Tekin , akıllı gerçek şeytan Metin Tekin .
Gerçi güzel suratlılar şeytan olamazlar ama
O takımın en nadide parçası melek Metin Tekin …
Taksiciye yalan söylemeyen …
Hakeme sahana geç de başlayalım diyebilen adam Metin Tekin …
Vanspor’a gidince bir tarafım da gitti futbolculara dair …
Sevgi Beşiktaş’mış , o forma içindekiler yalanmış …
İstisanadır Metin Tekin .
Galatasaraylı oğlum o diyenlere inat
Beşiktaş ne ise biraz da Metin Tekin’dir siyah beyaz .
Ve o dönem baba olanaların oğullarına mirasıdır Metin Tekin …
Aynı Beşiktaş gibi , aynı babadan oğula geçen sevgi gibi …
Şefkat gibi …
Metin Tekin gibi …

19 Aralık 1982, Beşiktaş Jimnastik Kulübü için en önemli tarihlerden biri. Sonrasında “Sarı Fırtına” diye anılacak olan Metin Tekin’in, Beşiktaş formasıyla sahaya ilk çıktığı gün. Bir Samsunspor maçıyla sahaya ayak basan Metin Tekin, senelerce Beşiktaş formasını layıkıyla taşımakla kalmadı. Birçok çocuğun kahramanı oldu.
Efsane tanımını yaparken kullandığı sözlerdeki gibi bir ilişkimiz olacaktı: “Biz, nasıl Baba Hakkı’yı merak edip, araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp, araştırmasıdır.”

Bu eylem için yıllar geçmesi gerekmedi. Onu sahada Beşiktaş forması ile ilk gördüğüm vakit aklıma düşmüştü Metin Tekin. Sonrasında da hiç yeri değişmedi. O yaşlarda zihinlerimize ve yüreğimize yerleşen Beşiktaşlılık’taki payı kuşkusuz çok büyüktü. Sadece sahada elde etttikleri başarı değil, insani yönleri de bizi hayran bırakıyordu. Metin ve arkadaşlarını çok seviyorduk. O yüzdendir ki, bizim kuşak kolay kolay kimselere veremedi “efsane” sıfatını onlardan sonra.
Bu kulübün bir yerlerinde varlığını hissetmek, “nasıl olsa Metin var” duygusunu tekrar yaşamak istiyorum.

Aynı çocukken hissettiğim gibi. Metin, hep olsun. Ona bir şey olmasın.

Aralık 18, 2011

Ermeni Olayları,Fransa Ve 1915…

Filed under: SİYASET — atsiz @ 12:08 pm
Tags: , ,

Batıca’ da ahlak ve menfaat aynı kelimedir. Bir geçmiş günahla yüzleşildi ise bilin ki karlı olan öyle olduğu içindir. “Artık inkar fizibil değil, masrafsız bir özür dileme çok kilometre gider” der akil adamları. Kızılderililer tükendikten, talep yapacak, zora sokacak gücü kalmadıktan sonra “evet, Kızılderililer’e karşı bazı şeyler yapıldı” demek gibi (her ne kadar Hollywood filmelerindeki kahraman, asil kobvoyların kötü bişiler yapmış olabileceğine inanmak zor olsa da). Kölelerin salıverilmesi? Hakeza: Artık fizibil değildi.

Ve bir başkası günahları için kınandı ise bilin ki o “başkası” zayıftır. Kolay rant vardır işin içinde, iç siyasette, ekonomide çoğunlukla. İstisnai örnek yoktur. Bu Batı hiç bir surette İsrail’i zora sokacak bir yüzleştirme veya kınama yapabilir mi? I rest my case your honor.

Şimdi de Fransa’da seçim atmosferinde bir daha piyasaya sürüldü “soykırımı inkar suçu” tasarısı Ermeni lobisi ve “girlfriend”leri entellektüel fahişeler tarafından.Bunların hepsi projedir dedikten sonra bakalım 1915′te ne olmuş..

—————————————————————————————————————————————————

Kaynak: Star

Sedat LAÇİNER
slaciner@gmail.com

1915’te ne oldu?

Osmanlı dağılırken Ermeni milliyetçileri de bağımsız bir devletin hayalini kurdular. Tek sorun, Ermenilerin imparatorluğun dört bir yanına dağılmış olmalarıydı. Hiçbir vilayette çoğunluk değillerdi. Üstelik Ermeni burjuvazisi çöküşten en çok kazanan gruptu. Dış dünyadan gelen ithal ürünler Anadolu’nun en uç noktalarına daha çok Ermeni tüccarlarca taşınıyor ve Ermeni esnafınca satılıyordu. İyi para kazanan Ermenilerin çoğunluğu Osmanlı vatandaşlığına ek olarak, İngiltere ve Fransa pasaportları da taşıyordu. Osmanlı’nın Doğu illerinde ise neredeyse Ermenilerin tamamına Rus pasaportları dağıtılmıştı. Bu nedenle ayrılıkçı Ermeni asilerin ilk işi ‘memnun Ermenileri’ rahatsız etmek oldu. 20. yüzyılın ilk yıllarında Ermeni terörüne kurban giden Ermeni sayısı öldürülen Müslüman sayısından daha fazlaydı. Taşnaklar İstanbul’a sadık ileri gelen Ermenileri öldürerek veya tehdit ederek baskı altına aldıktan sonra, Müslüman köylerine ölümcül saldırılarda bulundular. Taşnaklar üzerine yazılan pek çok eserde bahsedildiği üzere, özellikle Kürt köylerindeki Ermeni katliamları çok kanlıydı. Kadın, çocuk demeden katledilen insanlar Müslüman köylerinde kan davasının tohumlarını attı. Eşzamanlı olarak Müslüman kılığında Ermeni köyleri de basıldı. Bu saldırılar Rusya, Fransa ve hatta kısmen İran tarafından desteklendi. Saldırganlar Rusya ve İran’dan geliyor, katliamlarını gerçekleştirdikten sonra bu ülkelere geri dönüyorlardı. Ermeni asilere Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri de Osmanlı ile yaşadıkları sorunlara göre maddi yardım ve silah desteğinde bulunuyordu.

Ermeni iddiaları

Ermenilerin bağımsız bir devlet hayalleri 1. Dünya Savaşı’nda hezimetle son buldu. Ayrı devlet için dizleri üzerine çökmüş Osmanlı’yı fırsat olarak gören Ermeniler, Çukurova’dan Kars’a, Merzifon’dan Trabzon’a kadar geniş bir coğrafyada topyekûn kalkışma girişiminde bulundular. Osmanlı Ordusu Rus ve Ermeni ateşi arasında kaldı. İşbaşındaki İttihat ve Terakki normal şartlarda bile demokratik bir anlayışa sahip değilken, savaş ortamında Ermenilere veya bir başkasına hoşgörüyle yaklaşmazdı. Nitekim öyle de oldu. Ermeniler isyanın bedelini sonu felaketle biten bir tehcirle (zorunlu göç) ödediler. Yüzbinlerce Ermeni yollarda salgın hastalık, açlık ve yerel saldırılardan hayatını kaybetti. Ermeniler bu felakete bugün ‘soykırım’ diyorlar. Onlara göre Türkler kendilerini sırf Ermeni oldukları için, hiçbir gerekçe olmaksızın, sırf ırkçı nedenlerle öldürdüler. Ermenilere göre 1915 ‘Soykırımı’ 20. yüzyılın ilk soykırımıydı ve Nazilere dahi örnek olmuştu.

Yaşanan felaketi reddetmek mümkün olmamakla birlikte iddiaların abartılı olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok. Eğer Osmanlı yöneticileri ırkçı idiyse neden sadece Ermenileri yok etmeye çalıştılar da örneğin Rumlara ve Yahudilere dokunmadılar? Bırakınız Yahudilere dokunmayı, Doğu illerindeki Yahudiler ‘Türklerle işbirliği yapıyorlar’ diye bizzat Taşnaklar tarafından yok edilmiştir. İkinci olarak 1915 olaylarını ‘soykırım’ kabul etseniz dahi ilk soykırım iddiası tuhaftır. Çünkü 1915’den önce en az iki büyük soykırım vardır: Bunlardan ilki Almanların bugünkü Namibya’da 1904-1907 tarihleri arasında işlediği Herero ve Namaqua Soykırımı’dır. Almanlar ve BM bu soykırımı tanımıştır. Bu soykırımda Hereroların % 80’i, Namaların ise % 50’si yok edilmiştir. Aynı şekilde Belçika’nın Kongo’da işlediği soykırım da 1915’den önce gerçekleşmiştir.

Osmanlı ırkçı mıydı?

Ermenilerin hiçbir gerekçe yokken yok edilmek istendikleri iddiaları da izaha muhtaçtır. Çünkü İttihat ve Terakki’yi iktidara getiren güçler arasında Yahudiler ile birlikte Ermeniler başı çekmiştir. Taşnaklar ile İttihat Terakki ilk yıllarda kardeş gibidirler. Son Osmanlı hükümet-lerinde pek çok önemli bakanlığın Ermenilere verilmesi de manidardır. Başka bir deyiş-le Osmanlı’nın son yıllarında pek çok gayri demokratik uygulama vardır ve bunlardan tıpkı Müslüman Türkler gibi azınlıklar da olumsuz şekilde etkilenmişlerdir. Ancak hiç kimse 1915 Tehciri’nin sebepsiz ol- duğunu ve Ermenilerin ellerinin tertemiz olduğunu iddia edemez.

Aralık 16, 2011

UEFA Avrupa Ligi 2. ve 3. Tur Kuraları.

Filed under: 1 — atsiz @ 3:49 pm
Tags: , ,

16 Aralık 2011 tarihindeki UEFA Avrupa Ligi kura çekiminde Beşiktaşımıza malum takım çıkmasın diye açılan anti-totem yapalım derken…


Avrupa Ligi’nde son 32 ve son 16 kura çekimi Steaua Bükreş ve Kızılyıldız ile iki kez Şampiyon Kulüpler Kupası kazanmış, 2012 finalinin de ev sahibi olan Romanya’nın ünlü defans oyuncusu Miodrag Belodedici ile birlikte çekildi.

Aralık 4, 2011

Socrates..

Filed under: 1 — atsiz @ 3:36 pm
Tags:

Yaş itibariyle izleyemedik ama efsanesini çok dinledik. Günümüzde bu tip aykırı futbolcular çok az var, oysa maziye indiğimizde Socrates misali birçok efsaneyle karşı karşıya kalabiliyoruz ve futbol da bu hikayeleriyle güzel aslında. Socrates de futbol dünyasına adını kazımış bir isimdi. Diktatörlük dönemlerinde bu duruma karşı çıkan, en iyi cevabını sahada veren bir futbolcuydu. Tıp fakültesi mezunu olmasından kaynaklı da doktor deniliyordu kendisine, Socrates adını ise futbolu filozofu olmasından kaynaklı almıştı. Yaşayışı, yaptıkları, imajı ya da nereden bakarsak bakalım aykırı bir futbolcuydu ama o günün dünyasının da modern halk savaşçılarından biriydi. Bu yüzden de anmadan geçemedim, ruhu şad olsun.

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.