ATSIZ

Temmuz 29, 2007

Aziz Milletim,Ellerinden Öperim..

Kategori: SİYASET — atsiz @ 8:47 am
Aziz milletim, bugün ben seni anlatacağım. Seni hiç tanımayanlar, seni anlamaya, değerlerine saygı duymaya hiç yanaşmayanlar, uğradıkları seçim mağlubiyetinin acısını yine senden çıkarmaya çalışıyorlar. Sana hakaret ediyor, seni aşağılıyor, rencide ediyorlar.
Biliyorum, senin engin sinen var. Ana kucağı gibi şefkatin var. O zavallılara bile sadece acı bir tebessümün var. Sen ne asil bir varlıksın.

Güzelliklerin, sevgilerin, sabırların imbiğinden mi süzüldün sen? Bazı evlatlarına karşı; onların çiğliklerine, kabalıklarına, hamlıklarına rağmen ne de merhametlisin, ne de vakursun… Ben de zaten senin bu asaletine vurgunum.

Sen Hızır mısın? İşler karıştırıldığında, karabasanlar ufuklarımızı kararttığında, umutlarımızın önüne gulyabaniler dikildiğinde sen ne de çabuk imdadımıza koşuyorsun. Kafanı karıştırmak için seninle ne kadar uğraştılar.

Sahaya kimleri sürmediler. Üstüne korkular yağdırdılar. Hukuku katlettiler.

Bilimi alet ettiler. Sopa gösterdiler. Sen hiç oralı olmadın. Hep karanlık koyulaştığında sen şafağımız oldun. Pusulasını kaybedenlerin sen çoban yıldızıydın.

Sende Hazreti Eyüp sabrı mı var? Duruyor, duruyor sonra da hiç belli etmeden bir vuruyorsun. Öyle bir vuruyorsun ki, birden herkes Osmanlı tokadı diye bir silleyi hatırlıyor. Elin amma da ağırmış. Vurdukların hâlâ kendilerine gelemediler, sayıklayıp duruyorlar… Sen Peygamber dualı mısın? Sen bahar mısın? Yağmur musun, rahmet misin sen?

O karışıklıkta ne zaman istişare ettin? Ne zaman sinelerimizi sağduyu, düşüncelerimizi makulde birleştirdin? O kadar hassas dengeyi de nasıl gözettin? Gönlünü Allah’a açık tuttuğun için mi bu ferasetin, basiretin, ufuk enginliğin?

Asırlık uykularından uyandığını görmek ne güzel. Küllerinden dirilişini görmek ne güzel. Sen dirilirken etraf da diriliyor. Bakalım başka hangi dünyaları ayağa kaldıracak, hangi çöllere bereket yağdıracaksın.

Sen ne vefalısın öyle. Sana ta yüreğinden sevgi ile hizmet götürene, nasıl da sahip çıkıyorsun. Seni bölmek isteyenlere, nasıl da ağırbaşlı, nasıl da merhamet bakışlı cevabın var. Çare için, derman için ne de güzel yol gösteriyorsun. Muhabbet fedaisi evlatlarını ne de güzel sahipleniyorsun.

Değerlerinin gösterdiği yoldan gidenlere ne manalı bir teyidin var böyle.

Sen sahip çıktığında, anlayışsızlıkların, düşmanlıkların, horlamaların zerrece kıymeti yok. Sana yaslanan, senden güç alan hiç mağlup olmadı ki şimdiye kadar. Sana laf söyleyen, seninle uğraşan da hiç iflah olmadı, unutulup gitti zaten… Sen şimdi bir hedef koydun önümüze. İnsanı öne çıkaracağız. Dünya ile evrensel insanî değerlerde buluşacağız. Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandıracağız. Dünya ile birlikte yürüyeceğiz. Krizlerden, çatışmalardan, kutuplaşmalardan uzak duracağız. Mânâ boyutlu ileri demokrasi için bütün dünyada değerlerimizi sergileyeceğiz. Şefkat diyeceğiz, hoşgörü diyeceğiz, adalet diyeceğiz. Bunun için de herkesin konumuna saygılı olacağız.

Bir seçim sonrasında yine önümüzde dertler, problemler, engeller var. Sana söz veriyoruz. Birbirimizi kucaklayarak, birbirimizi öteki diye dışlamayarak birilerinin yükselttiği tansiyonu düşüreceğiz. Seni anlamayanlara söylenmeyecek, düştükleri durumu başlarına kakmayacağız.

Hizmet için görev verdiğin evlatların, şimdi daha bir hoşgörüyle, daha geniş bir kucaklamayla yeni sayfalar açıyorlar. Kendini aşan, beklentilere esir düşmeyen nice erler, devletini, uluslararası alanda oyun kurucu ülke yapmak için yarışıyorlar. İleri, demokrat, çağdaş, müreffeh bir Türkiye için nasıl donanmak gerekiyorsa öyle hazırlanıyorlar.

Aziz milletim, necip milletim.. ne diyeyim? Hürmet eder, ellerinden öperim…

Baykal’ın Açıklaması

Kategori: SİYASET — atsiz @ 8:41 am

Değerli basın mensupları, aziz milletim, sevgili CHP’li dostlarım.Şairin biri, “neler ister bu gönül, söylesem şikâyet olur” demiş. Ben de daha iyisini isterdim ama olmadı. 1946’dan beri her seçimde çaka çaka gözü dönen, yerlere serilen şu tarihî partiye bir seçim zaferi kazandırmak için elimden geleni yaptım. Olmadı. Şu ana kadar bu işin ancak benimle gerçekleşebileceğini düşünmüştüm; yanılmışım. Başarılı olamadık, seçimlerden önce ve seçim sürecinde bir dizi yanlışlıklar yaptık. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerini mahkemeye götürmemiz, hemen ardından ‘doğru dürüst karar vermezseniz Türkiye karışır ha!’ diye mahkemeyi tehdit etmem, ardından askerlerin gece muhtırası yayınlaması hata idi. Tabii haliyle kendini yıpratan bir iktidarı kendi elimizle tarihî bir seçim zaferine taşıdık. Bize bağlanan sol ümitleri de hüsrana uğrattık. Bütün samimiyetimle itiraf ederim ki Türkiye’de gerçek bir sol hareketin kurumlaşmamasında birinci sebep ben ve siyaset anlayışımdır. Bu dakikadan sonra CHP genel başkanlığı görevinden, milletvekilliğinden ve hatta siyasetten çekiliyorum. Artık torunlarımla ilgilenecek ve hatıralarımı kaleme alacağım.

Oldu mu?

Hmm, bakıyorum pek bir hoşunuza gitti bu açıklama ama havanızı alacağınızı tahmin etmekteyim. Bana göre Sayın Baykal yine bir gerekçe bularak seçimlerde nasıl başarılı olduklarını halkımıza izah edecektir efendim. Bakalım yanılacak mıyım?

Kemalizm’in Altı Ok’u

Kategori: SİYASET — atsiz @ 8:35 am
Zafer Hoca’nın işi zor. Kapkara bir cehaletin, tabulaşmış önyargıların ve “vurun söyletmen” tarzı körleşmiş bir şiddetin hakim olduğu dünyanın hemen kenarında anayasa hukukunun hassas konularını tartışıyor. Maksadı “ideolojisi olmayan bir anayasa”yı savunmak. AK Parti içinden, Baykal’ın dediği gibi “dakika bir gol bir” tarzında Atatürk’e ve cumhuriyet rejimine yönelik bir saldırı falan yok ortada.
Nitekim Profesör Üskül de Atatürk’ü ve onun liderliğini, tam da saygın yerine yerleştirerek sözlerine devam ediyor. Üstelik “Kemalizm anayasadan çıkartılmalı” manşetine bakarak, “hayır çıkartılmasın” diye ayağa kalkacak olanların, cahil durumuna düşmek istemiyorlarsa biraz sabırlı olmaları gerekiyor. Çünkü Anayasa’mızda “Kemalizm” zaten yok. Hatta çoğu kişinin yanlış bildiği şekilde “Atatürkçülük” de yok. Anayasa’mızdan çıkartılması gereken, Zafer Hoca’nın sözlerinin özü olan “ideoloji”nin kendisi. Bu ideoloji de, bugün Baykal’ın başında bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı okunda temsil edilen ideolojiden başka bir şey değil.

1927 yılında Anayasa’ya Cumhuriyet Halk Fırkası’nın dört umdesi giriyor: 1931 yılında bu umdeler altıya çıkartılıyor ve daha sonra anayasanın ikinci maddesine: Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik ve İnkılapçılık şeklinde yerleştiriliyor. 1936 yılında parti ile hükümet birleştiriliyor; valiler CHP’nin il başkanları oluyor. Bu yıllar Avrupa’da faşizmin yükseldiği yıllar. “Altı Ok” da, o dönemde CHP’de temsil edilen Türk faşizminin formülasyonu olarak temayüz ediyor. Atatürk öldüğü zaman İnönü’nün Mussolini’nin unvanı olan “Duçe”den iktibas ederek kullandığı “Millî Şef” unvanı, bu faşizan özentiyi ifade ediyor. İnönü döneminde formüle edilen bu ideolojiye “Kemalizm” adı veriliyor. Kemalizm adını verdiğimiz ideoloji bu yüzden CHP’nin ambleminde bulunan “altı ok”tan başka bir şey değil. Bu oklar “Kemalizm’in altı oku” olarak biliniyor.

27 Mayıs darbesini yapanlar, sırtlarını yasladıkları “hür dünya” ile çok uzak düşmemek için “Kemalizm” kelimesi yerine “Atatürkçülük” deyimini tercih ediyorlar. Atatürkçülük, 1960′tan sonra kullanılmaya başlanıyor ve demokrasiye, ülkenin itibarına darbe vuran diktacı geleneğin arkasına saklandığı bir maskeye dönüşüyor. Bugün Anayasa’mızda “Atatürkçülük” ibaresi de yok; onun yerine “Atatürk milliyetçiliği” tabiri, başlangıç kısmında üniter-ulus devletin referansı olarak kullanılıyor.

Bugün “Atatürkçülük” dendiği zaman, ne anlama geldiği konusunda çok farklı rivayetlerin birbiriyle çatıştığı anlamsız bir dünyanın içine girmeniz gerekir. Bu dünyada “gerçek Atatürkçülük”, “Saf Atatürkçülük”, “En doğru Atatürkçülük”, “Gerçek Kemalizm” gibi ifadelerle karşılaşırsınız. Kabaca bugün Atatürkçülük başlığı altında, Soğuk Savaş dönemine özgü üçüncü dünyacı sol milliyetçilikten başka bir şey bulamazsınız. “Bütün bu farklı düşüncelerin, ideolojilerin Atatürk ile ilgisi nedir?” sorusunun da kestirme bir cevabı var: Hiçbir ilgisi yok. Geride bir dogma ve kalıplaşmış bir öğreti bırakmadığını ısrarla vurgulayan Atatürk, engin bir ferasetle bu saçma sapan düşüncelerin kendisi ile bir ilgisi olamayacağı öngörüsünde bulunmuş. Elimizde tek kriter var: Atatürk Atatürkçü değildi. Atatürk’ü seven ve ona şükran duyan herkesin Atatürk’e mal edilen bu totaliter ve çağdışı “düşünce sistemleri”nden uzak durması ve O’nun vasiyeti gereği “aklı hür, vicdanı hür” vatandaşlar olmaya çalışması gerekir. Atatürk Atatürkçü değildi, bugün Atatürk’ten bir düşünce sistemi çıkarttığını iddia edenler, sadece demokrasiye ve halka karşı düşmanca fikirleri savunurken Atatürk’ün arkasına saklananlardır. Zafer hoca tamamıyla haklı: Faşist İtalya’dan özenerek Anayasa’ya taşıdığımız “Kemalizm’in altı oku”nun bugün kalan izlerini de Anayasa’dan silmek zorundayız. Başka türlü ilerleyemeyiz. CHP bile, mağlubiyetler zincirini kırmayı ilk adım olarak bu “altı ok”tan vazgeçerek başarabilir.

Temmuz 25, 2007

Sille-i millet indi , fakat bazıları duymadı

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:18 pm

Nihayet takke düştü kel göründü. Millet ayıldı ve kampanyanın son günlerinde müminlere fetva yetiştirmek için mesai yapan (Baykal, Erbakan, G. Aktan ve diğer bilumum) imamlar bayıldı!

Bu “ulemanın” komatoz olduğu ve halkın muhtırası veya sille-i milleti enselerinde hissedemeyeceklerini düşünsem de biz insanlık görevimizi yapıp olayın mana ve ehemmiyetini anlatmaya çalısalım ve atalım Deniz’e; balık bilmez ise Halik bilir.

Klişe ama herhalde bir sebep var klişe olması için: Demokrasi kazandı. Sadece Türk demokrasisi değil demokrasinin kendisi. Büyük filozof Ertuğrul Beyazkaptan’in “Churchill yanıldı; demokrasinin berbatların en iyisi de değildir” fikrinin aksine hiç te berbat bir yönetim şekli olmadığı ispatlanmış oldu.

Bu tecrübede demokrasinin ahlaken alternatiflerden daha savunulabilir ve insan fıtratına uygunluğu ötesinde iki pratik özelliği öne çıktı. Bunlar:

1. Demokrasi sorun çözücüdür. İçinden çıkılmaz gibi görünen kaosu düzene dönüştürücü etkisi vardır. Evet, uygulamada sorunlar çıkabilir ama bir kere yönetimde demokratik tavrı kabul ettiyseniz her sorunun çözümünü de üreten ve kendisini koruma supabı olan bir sistem olduğunu görürsünüz. Son uygulamada Anayasa Mahkemesi Kararı, e-muhtıra, rejim tehdidi, sağcılık, solculuk, terör, meydanların kaç kişi aldığı, CB’nin kaç vekille seçilebileceği gibi hukuki ve siyasi sorunlara hakimiyetin ait olduğu mercii cevap verilmiştir. Böyle olup olmadığını test etmek için sorun kendinize bu gün bu soruların her biri dünden daha kolay cevaplanabilir değil mi? Her spesifik problemin nasıl çözüleceğini öngörmeyebilirsiniz fakat artık kaos ortamında olmadığımızı hissediyorsunuz eminim siz de benim gibi.

2. Demokraside seçimler referandum mekanizmasıdır da. Seçimler geçmişte Viet–Nam Savaşı, Irak Savaşı, 1960 darbesi, 1980 darbesi gibi pek çok konuda referandum işlevi görmüştür. Birçok gözlemciler gibi ben de bu seçimlerin ayni zamanda ve daha çok bir referandum olduğu kanaatindeyim. Demokrasimi faşizm mi, meşruiyet mi, keyfiyet mi, askeri vesayet mi, milli irade mi, Kürt Meselesi’ni şiddetle çözüm mü, demokratik çözüm mü, birilerinin ötekileştiği bir toplum mu, çok renkli fakat karşılıklı saygıya dayalı çoğulcu, ortak menfaatler etrafında birleşen medeni bir toplum mu, milli hamaset mi, akılcı yaklaşımlar mı gibi soruları tek tek değilse paket olarak cevaplamıştır halk Çünkü iki cevap alternatifini temsil edenler hiç bir zaman bu kadar berrak olarak ayrışmamıştı.

Millete sadece ‘şu partilerden hangisinin ülkeyi yönetmesini veya seni temsil etmesini istiyorsun’ sorusunun sorulduğunu ve milletin sadece bu soruya cevap verdiğini düşünmek büyük yanılsama olur. Son 3-4 ay içerisinde AK-Parti’nin oylarındaki patlama onların düzenli olarak yaptırdığı seçim anketleri ile de teyit edilmiştir. Sanıyorum bundan en fazla 6-8 ay önce Başbakan Erdoğan “bir miktar oy kaybettik; şu anda kararsızlar dağılmadan yüzde 26 , dağıtılınca 30 civarındayız” demiş idi. Şer cephesinin ağzını sulandıran onları “ha gayret AKP eriyor” hayallerine sevk eden bu durum milletin sanıldığı gibi sadece “aş ve iş” veya diğer bencil günlük menfaatleri dışında bir şey düşünmeyen basit muhakeme sahibi bir güruh olmadığını gösterdi. Her ne kadar milletin büyük çoğunluğu ortadaki mücadelenin demokrasi, meşruiyet, hakkaniyet yanlıları ile karşıtları arasında olduğu, veya demokrasinin hayatlarında nelere tekabül ettiği bilincinde olmasalar da halkın katılımcı demokraside rol alması için bu bilince gerek yoktur. Seçkinlerin “demokrasi hak edene verilir; biz de demokrasiyi istiyoruz ama toplum hazır değil ” argümanları ye toplum bilimini kavrayacak kapasite eksikliği veya daha kuvvetli ihtimalle “faşistiz; jakobeniz; demokrasiyi ancak bizim sınıfımıza hizmet ettiği ölçüde müsade ederiz” diyemeyecek kadar ‘utangaç’ oluşlarındandır. Halkın bu seçkinlerin kredi verdiğinden çok daha sofistike kararlar verdiğinin en bariz örneklerini “fındık, mazot” ile direkt ilgili kesimler ve Güneydoğu halkının seçim sonuçlarında gördük.

Ordu Giresun gibi illerde, şimdi Cumhuriyet mitinglerinin tertipçilerinin sahneye koyduğunu anladığımız, fındık fiyatını protesto mitingleri ile “The Cephe”yi ümitlendiren fındık üreticileri ve o ekonomiden beslenen halk seçimlerde gidip oyunu AK-Parti’ye verdi. Birçok laikçi “aydınların” şimdi “demek hepsi sahte imiş; artık milletin protestolarına da güvenilmez” dedirten bu vakıa halkın grup menfaatini korumak için yapabileceğini yapıp , nihai kararını verirken ise körce ve bencilce muhakeme ile degil, hakkaniyet, sağ duyu melekelerini kullanarak ve “büyük resmi” gözeterek karar verdiğinin tescilidir. Üstelik tepeden bakanların tahminlerinin aksine halk artık “bedava yemek” verilmediğini, Cem’in vaad ettiği ucuz mazot, pahalı fındığın bedelinin de, Demirel’in verdiği erken emekliliğinki gibi Uzanlar’in veya Demirel’in “aile resmindekilerin” çaldıkları paralardan ödenmediği, kendi kesesinden çıkacağını kavrayabilecek basiret sahibi olduğu da tescillenmiştir.

Güneydoğu’da PKK’nın siyasi kanadı veya yandaşı olarak bilinen DTP’nin hüsrana uğraması ve AK-Parti’nin patlama yapması da oradaki halkın ayni tür bir sağduyu ve sofistike tahlilinin ürünüdür. Halk demokrasi, kültürel haklar, federasyon, bölünme tercihlerinin her birinin hayatını ve çocuklarının, aşiretinin geleceğini direkt olarak nasıl etkileyeceğini tahlil edemeyebilir ama gene yukarda söylediğim gibi halk bilgeliği detaylı bilgi olmadan da doğru seçim yapmaya imkan verir. Ak-Parti’yi destekleyen bölge halkının bir kısmi zaten büyük ölçüde İslam’ın çimento rolü, ülkeye sadakat gibi nedenlerle DTP’ye sempatik değillerdi. Bence yeni katılan kesim tek bir ağızdan konuşsa idi sunu der idi:

“Etnik, aşiret kimliklerimiz önemli ama bu hakkaniyet, iyi insan ilişkileri tesis etmek yerine, yüzyıllardır beraber yasadığımız insanlara, ülkeye karşı savaş verecek kadar kuvvetli bir duygu değil. Bunun için kendimiz de büyük fiyat ödüyoruz. Bunu gerektiren şartlar mevcut değil. Ve bu ülkede samimi olarak bizim problemlerimize çözüm üretmeye çalışanlar, bizleri kardeş ve eşit haklara sahip vatandaş olarak gören insanlar en az ‘kısmen’ iktidarda. AK-Parti bunları temsil eden tek siyasi oluşum. “Kürt Meselesi” ni telaffuz ettiği için fiyat ödetilen, DTP’nin demokrasinin kuralları içersinde hareket etmesi halinde onun da dışlanmaması gerektiğini vurgulayan Erdoğan tek çözüm ümidini temsil ediyor. O’nun elini güçlendirmek hem kendi menfaatimize hem de ülke menfaatinedir. Belki de göz yaşına, çatışmaya son verecek en uygun şartlar şimdi var. Bu fırsatı tepmenin sorumluluğunu alamam. Ve ey DTP, Apo ve diğerleri, biz Filistinli değiliz; sizin savaşınız bizim ölüm kalım savaşımız değil. Gelecekten ümitvar olmak için sebeplerimiz var. Çözümün parçası olmazsanız sizleri de tasfiye ederiz”

Ben bunu duydum en azından.

Birtakım sosyal bilimcilerin tasvir ettiği gibi sadece bencil güdüler ile hareket eden ve ancak sığ analizler yapabilen bir halk için refah seviyesinde de, ait olduğu grup veya mahalli ünitenin menfaatleri konusunda son birkaç ayda bir değişiklik olmamasına ve diğerlerinin aksine AK-Parti hiçbir gerçekçi olmayan vaatte bulunmamasına rağmen halkın ona teveccüh göstermesinin başka ne tür tevili olabilir? CHP’ye sorarsanız bu iş kömür ve sünnet altını dağıtmaya , ‘sadaka ekonomisine’ ve tabii ki milletin gerzek olduğuna dayanıyor ama mizah diğer yazılarda idi.

Halk demokrasi, milli irade, bireysel hürriyetler, insan hakları, devlet-birey ilişkisi gibi kavramları özünsememiş olabilir, fakat kimin kendini adam yerine koyup kimin koymadığını belirleyen kumpası çok iyi özünsemiştir. Bunun için “millet te düşmanızdır” diyen Milli Şef, “fasa foso vatandaşlar” diyen damadı veya “Hassolar, Memolar” diyen bilmem hangi generalden veya lafı hiç gevelemeden “seçkinler ve askerin güdümündeki demokrasi türü” nün faziletlerinden bahseden Yaman Törüner’i tanımaları şart değildir.. Halk bu basiretini aslında defalarca gösterdi şimdiye kadar. Örneğin 1946, 1950, 1954, 1965, 1983, 1995, ve 2002 seçimlerinde. Anlamamakta ısrar eden kalın kafalı jakoben seçkinler, ve zinde güçler için uyanıp kahvenin kokusunu almanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Kendi bilecekleri iş. Eşyanın tabiatını değiştiremezler ve tarihin akışını durduramazlar. Değişim onlara rağmen olacaktır; onların değişip değişmemeleri kendi ikballeri ile ilgilidir.

İki aşık arsandaki güzel

Amerikalıların bir sözü vardır: “Herkesi bazen kandırabilirsin; bazen herkesi kandırabilirsin fakat herkesi her zaman kandıramazsın” . Cumhuriyet’in ilanından beri halkı güdülecek bir sürü, kendilerini sahip ve çoban olarak konumlandıran, adalet, meşruiyet bir yana, hoşlarına gitmeyen sosyal gerçekliği reddeden, yok sayan bu zorba irade, seçimleri sadece bir propaganda yarışı olarak gördü. Bu Aziz Nesin’in deyimi ile “yüzde 60’i aptal olan” halk her defasında ‘almayayım” dediğinde problemin yeteri kadar iyi yalanlar seçememesinden, ve enayi halkı yeteri kadar iyi manipüle edememesinden kaynaklandığını düşündü ve bir dahakine daha yeni taktikler, korkular ve oyunlar ile bu işi başarabileceğine karar verdi.

Teşbihte hata olmaz, ben olayı aynı kıza aşık iki gencin savaşına benzetiyorum. Bunlardan biri her türlü kız tavlama taktiğini deniyor; kendini olduğundan çok daha zengin çok daha tahsilli, çok daha erdemli olarak satmaya çalışıyor. Asker, polis, çete dostları var. Onlar da baskı yapıyor kıza, bizim modern oğlana varması için. Varmazsan kaçırır ona zorla veririz diyorlar.

Diğer talipli ise hem kendinde emin; hem kızı sayıyor, seviyor. Ben onun kalbini hak ediyorsam, kısmetse o bunu görecek ve bana varacaktır tevekkülünü koruyor. Çünkü kendisi yakışıklı, dürüstlüğünü herkes görup biliyor, mahallede güvenilir kimseler arasında iyi bir itibari var. Girdiği her işi başarıyor. Birinci çapkın ve kendini beğenmiş talip hep rakibinin ne berbat olduğu, ne menem tehlikeli, değersiz olduğunu söylerken o çamur atma işine hiç girmiyor. Kıza müstakbel izdivaç için neler planladığını, neler yapabileceğini neler yapamayacağını anlatarak güven veriyor. Ve tahmin edebileceğiniz gibi kız erdemli ve yakışıklı genci seçiyor. Bizim kendini beğenmiş çapkın küplere biniyor: “Anlayamıyorum kız bu kadar avantajıma rağmen niye beni seçmedi de gitti o yobaz modayı bilmeyen herifi seçti. Ne olacak aptal, cahil de ondan benim kıymetimi bilmiyor. Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya imama varır; kaçırmak lazımdı” diyor. Herkes biliyor çapkınımızın asker dostları yardımı ile kız kaçırmaları geçmişini.

Ve kız erdemli gence vardıktan sonra çapkınımız şapkayı öne alıp düşünüyor niye kaybettim diye. Ve problemin iyi kız tavlama sözleri kullanmadığı, rakibini yeteri kadar kötlemediğinden kaynaklandığına kani oluyor. Ve bir dahaki sefere daha fazla çamur, entrika ve zorbalık ile kötüleme ile bu işin olacağından kani olarak rahatlıyor.
İste budur CHP’nin Halk adındaki kız ile seksen kusür yıllık aşk hikayesinin öyküsü.

“Deliliğin tanımı aynı eyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemektir”.
Bu zihniyet Microsoft’un başarısının da iyi bir reklam kampanyası, güçlü dostların, çetelerin, devlet desteğinin ürünü olduğuna inanır muhtemelen. Ne diyelim, sizin gibi rakip dostlar başına.

GÜL’de Israr İçin Nedenler..

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:16 pm

Bu secimler birçok konuda referandum olmuştur. Gerek AK-Parti’nin birkaç ay önceki anket performansının 23 Temmuz sonuçları ile kıyası, gerek seçimler öncesi yapılan kamuoyu yoklamaları Abdullah Gül’ün CB seçimini engellemek için sahneye konulan hukuk cinayetleri, ve diğer bilumum gayrimeşru oyunları halkın reddettiğini gösteriyor. Öncelikle millet iradesine saygı gereğidir Gül’ün adaylığının devamı.
Daha önce de ifade ettiğim gibi millet iradesine saygı, halka dürüstlüğü ve icraatı ile milletin teveccühünü kazanmış olan AK-Parti en şık olanı yapıp CB’nin mecliste seçtirme gücü olsa dahi – ki vardır- halka seçtirmekte ısrar etmelidir. Bununla sadece halk iradesine saygı göstermekle kalmayıp, sadece konjunkturel siyaset yapmayan, ilkeli bir parti olduğu fikrini, ona oy vermeyenlerin kafasına da kazıyacak ve milletin gönlünde taht kuracaktır. Bundan aldığı güç ile sivil anayasa dahil, rejimi gerçekten demokratikleştirme, askeri vesayetten kurtarma konusunda milleti de arkasına almış olacaktır. Artık seçkinler-zinde güçler şer eksenine karşı millet ile beraber mücadele verecek ve tarihi dönüşümü gerçekleştirme şansını yakalayacaktır.

Bu alternatifin bir sonraki seçimlerde kullanılması konjunkturel olarak daha doğru bulunur ve bu defa CB’ni halkın seçmesinin, tansiyonu düşürüp, kaostan çıkma için gerekli olduğu görüşü hakim olursa bu da anlaşılabilir, ideal olmasa da.. Bu durumda yeni Meclis’in Gül veya AK-Parti’nin tercih edeceği başka birini seçtirmemesi söz konusu olmaz. Son denemesinden sille-i millet sayesinde hezimetle çıkan statüko aynı entrikaları, tehditleri, e-muhtıraları, çeteler-laikçiler şovlarını tekrarlama niyeti olsa dahi mecali yoktur.

Daha spesifik olarak olayın pratik boyutlarına bakarsak, eğer AK-Parti II. Paragraf’ta bahsettiğim “bu defa da halk seçsin” ısrarında bulunmaz ise, Meclis 30 gün içerisinde seçmek zorunda kalacaktır. Bu durumda ilk iki oturumda 367 çoğunluk mutlaka bulunacaktır, ve bu da en fazla üç turda CB seçilecek demektir. Amiyane deyim ile bütün vekillerin eli mecbur bulunmaya. Bu defa da aynı taktik kullanılarak engellemek, bir ikinci seçimde yok olmak demek olacaktır. Kendilerini ilk olarak Meclis’te bulan MHP, CHP hatta DTP vekilleri için Meclis’in fesholması intihar mesabesindedir.Hal böyle olunca birileri yalandan boykotu denese bile sayı mutlaka bulunacaktır.

Biraz daha temele iner ve halkın seçimlerde verdiği mesajı iyi okursak halk AK-Parti’ye “hayır biz zorbalar, gayrimeşru güçler ile uzlaşma falan istemiyoruz” demiştir. Aslında uzlaşma halk seviyesinde sağlanmıştır zaten. Türkiye’nin yedi bölgesinin her birinde, 81 ilin 68’inde AK-Parti birinci parti olarak çıkmış, ve Cumhuriyet tarihi boyunca muhtemelen Türkiye’nin partisi olma iddiasını en fazla hak eden parti olmuştur. Bu temsilyetin sorumluluğu gereğidir halkın istek ve arzulan doğrultusunda hareket etmek 16 parti ve birçok bağımsızın girdiği bir seçimde her iki vatandaştan biri “yola devam” dediğinde yola devam edeceksiniz. Meşruiyetiniz ne GK Başkanı, ne Çankaya’yı illegal olarak işgal eden çapsız adam, ne de diğer laikçi “kurumlardan” kaynaklanıyor. O zaman kiminle ne için “uzlaşma”? Uzlaşma kavram olarak güzeldir, ama burada milletin vardığı uzlaşmayı veto edecek bir mutabakat uzlaşma değil, dayatma, veya vekaleti kötüye kullanma olur. Tayip Erdoğan “milletin size verdiği konuşma hakki nispetinde konuşabilirsiniz” demekle çok yerinde bir mesaj vermiştir. Geri adım atacağını sanmıyorum çünkü bunun için hiçbir meşru sebep yoktur.

12 Nisan “sözü ve özü” ukalalığı, 27 Nisan e-muhtırası, aradaki entrikalar, Hudson’daki “aman PKK’lı liderleri Türkiye’ye vermeyin AKP’nn işine yarar” vatanseverliği , bindirilmiş kıtalardan oluştuğu artık anlaşılan, askeri toplum örgütlerinin sözüm ona Cumhuriyet mitingleri vb oyunların eleştirisini çıkarmıştır halk. Sonuç asker vesayetçi, lümpen laikçi, hortumcu, yerli oryantalist Cumhuriyet seçkinleri için Deniz bitmek üzeredir. İçerde secim tahminleri erken zafer naraları, ve bilmesel olarak sonuçları doğru tahmin eden Tahran Erdem’i linçe taabii tutmaları ile rezil rüsva olan bu zorba, cahil azınlığın foyasını artık dünya bilir hale gelmiştir. Yabancı medyayı dikkatle izlerseniz artık dünkü gibi mücadeleyi bir laikler-dindarlar değil, demokrasi-karşıtları mücadelesi olarak portre etmekte onlar da. Askeri vesayeti destekleyen bir tek Washington’daki bir avuç Yahudi neocon ve onların Türk maşaları kalmıştır. Onlar da sadece dünya genelinde değil ABD’de de kan kaybetmektedirler. Hal böyle olunca AK-Parti ve demokratik güçler faşizm ile uzlaşma adına tavizler vermek zorunda değildir.

Seçim öncesi AK-Parti için bitti eridi gitti, Cumhuriyeti kurtardık naraları atanlar şimdi gene “uzlaşma” mantrasina sarıldılar, Gavurların deyimi ile “hem pastayı yeyip hem de alıp eve göturemezsin” (You can’t have the cake and eat it too). Önce geldin seni döverim dedin er meydanına davet ettin. Yenersem mükafatın tamamı benim ona göre dedin. Ve yenildin. Şimdi “hadi bölüşelim” diyorsun. Yok öyle şey yalancı pehlivan! Centilmence ananı da alıp gideceksin. Millet CB’yi de seçti Başbakanı da ne tür rejim istediğini de. Eğer bir zihniyet değişikliğine gider veya bol egzersiz ile beynin ve kalbini güçlendirebilirsen bir dahaki güreşte belki bir sansın olur. Şimdilik boyunun olçüsü alındı. Gidin kulüplerinize, cafelerinize rakı- leblebi mi , viskimi üzerinde uzlaşın. Şampanyayı düşüneceğinizi sanmıyorum.

Daha önce de söyledim müteaddit defalar Franklin D Roosevelt’in “korkudan başka korkacak şeyimiz yoktur” sözün hatırlatarak,. artık “aman darbe yaparlar” korkusu ile yaşamaya kimse mecbur değil. Seçimleri Batı demokrasilerine parmak ısırtır şekilde, %90’a yakın katılım ile olaysız yapıp , sonuçları iki saatte belirleyen bir ülke buna layık değildir. Abdullah Gül’den vaz gecme, bir o kadar liyakatli bir şahsiyet yerine konulsa dahi içerde ve dışarıda sembolik bir geri adim olarak telakki edilecek, bu ise gayrimeşru, zorba güçleri kan infuzyonu vazifesi görecektir. Şu mesaj çok önemlidir: Siz milletin iradesine, değerlerine savaş açtınız, ve gene kaybettiniz,. Şimdi centilmence gereğini yapın.

Demokrat, meşruiyetçi aydınlar ve siyasiler için ise zaman zihinlerdeki tankları, metal geri dönüşümünde kullanma zamanıdır. Layık olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.

Yeni Meclis, II. Erdoğan Hükümeti ve birinci Gül Cumhurbaşkanlığı ülkemize ve insanlığa hayırlı olsun.

Temmuz 18, 2007

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:58 pm

 

Seçimler için son düzlüğe girdik. Dikkat çekici bir gelişme yok, meydanların iyiden iyiye ısınması dışında. Bangır bangır gürültüyle dolaşan seçim araçlarının, o çirkin üçgen bayrakların seçmen eğilimlerini zerre kadar etkilemediği çok açık. Ama etrafta bol miktarda var bunlardan. İletişimin şimdiki gibi olmadığı zamanlarda halka ulaşmanın tek yolu olan mitinglerin hala önemli görülmesi de başka bir ilginçlik.

Açıkça belli oldu ki, bu gelen seçim değildir; bu gelecek olan ya demokrasi adını verdiğim yarimdir, ya da beni bu melmekette doğduğuma doğacağıma her fırsatta pişman eden İttihatçı zorbalar güruhudur.”

Artık allahtan hayırlısını dileyelim.görelim bakalım halkımız neyler.neylerse güzel eyler.

Olası CHP-MHP Koalisyonu..

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:40 pm

Olası bir CHP-MHP hükümetinin kurulması ihtimali üzerine  ben iki partinin bakanlar kurulu üzerinde çalıştım, kabineyi kurdum. CHP-MHP koalisyonuna dışarıdan destek veren bazı figürleri de kurula alınca evlere şenlik bir hükümet çıktı ortaya. İki ok bir hilal, iki ok bir hilal, iki ok bir hilal modeliyle işlediğim kabine toplam altı ok ve üç hilalden oluşuyor. Bakanlıkların dağılımı şu şekilde;

Başbakan Deniz Baykal: Adam ölmeden bir başbakanlık görsün değil mi?

 

Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli: ANASOL-D hükümetinden bu görevde tecrübesi var zaten. Tek yapması gereken yine önüne geleni imzalamak. Apo’ya beş yıldızlı cezaevi tahsisinde olduğu gibi.

 

Milli Savunma Bakanı Şener Eruygur: Herkes rahat bir nefes alsın. Artık darbenin söylentisi bile olmayacak. Her gün e-muhtıra var mı diye ilgili siteye bakma derdi de son buluyor.

Adalet Bakanı Sabih Kanadoğlu: Anayasa Mahkemesi ile ikili ilişkilerde hükümet en ufak bir sorun yaşamamalı değil mi!

İçişleri Bakanı Kemal Kerinçsiz: Daha iyisini bulana aşk olsun!

 

Dışişleri Bakanı Onur Öymen: Artık AB ye hayır diyen bir dışişleri bakanımız var.

Sağlık Bakanı Osman Durmuş: Yunan kanını depremde dahi ülkemize sokmayan aziz insan yine işbaşında.

Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp: Kivi ve ananasın Türklük bağlantıları araştırılacak, Anadolu’nun bağrından kopup zorunlu göç ettirilen bu iki meyveye Çivi ve Nas Ana isimleri koyulacak.

 

Kültür Bakanı Mine Kırıkkanat: Denize donla girme dönemi sona eriyor.

 

Milli Eğitim Bakanı Kemal Alemdaroğlu: Furkan, Resul, Enes, Hayrunisa gibi isimlerle okullara giriş yasaklancak. Bu ve benzeri türde isme sahip öğrenciler isimlerini dışarıda bırakıp okullara Şehrazat, Boran, Okşan gibi takma adlarla girecek.

 

Turizm Bakanı Nur Serter: Turistler için ikna odaları kurulacak. Bu sayede ülkeye giriş yapan her turistin 365 gün tatil yapması sağlanacak.

 

Bayındırlık ve İskan Bakanı Türkan Saylan: Ne alaka demeyin, o, ülkemizi baştan aşağı yeniden imar edecek. Tabi çağdaş bir Türkiye için!

 

Devlet Bakanı İlhan Selçuk: Türk dünyasından sorumlu olacak. İşkencecileri emrine verilecek, iyice kanka olmaları sağlanacak.

 

Devlet Bakanı Tuncay Özkan: Basından sorumlu olacak. Sahibi olduğu Kanaltürk Devlet Televizyonu yapılacak.

Temmuz 13, 2007

İlhan Ağabey’in ”Kökü Dışarıda İdeolojileri”

Kategori: SİYASET — atsiz @ 7:08 pm

Bir İlhan ağabey hatırası

Son günlerde İlhan Ağabey’in gene kendinden çok söz ettirmesinin etkisi ile olacak fakirin lise yıllarından, bu genel ağabeyin solcu, evrenselci, ve günün modası ne ise ocu falan “takıldığı” bir yazısından birkaç satır aklına geldi ve paylaşmak istedi.

Önce birazcık arka plan: O zamanlarda “kökü dışarıda ideolojiler” zamanın kutsal devletlilerinin resmi tehlikesi olan komünizm, sosyalizm için kod-kelimeler idi. Nasıl ki bu gün “bölücü terör” dediğinizde kimden bahsettiğiniz belli ise Sülü, Korutürk, veya generaller “kökü dışarıda ideoloji” dediklerinde İlhan ağabeygillerin “kırmızının muhtelif tonları” olarak ta bilinen fraksiyonlarından bahsederlerdi (yok, kırmızı şanlı bayrağımızdan değil Rusya’dan ithal idi). Sonradan öğrendik işçi, köylu , ezilen proletarya iktidarının sözcülerinden İlhan Ağabey’in devrimci paşalar ile arkadan darbe planları yapar ve “anarşinin”* tırmanması ve devrimci darbenin zaruret haline gelmesi için döktürür imiş o satırları.

İşte o İlhan Ağabey o zamanın kırmızı tonları için resmi ağızların kullandığı bu ifadenin absürdlüğünü izah eden bir yazı kaleme almış idi. “Kökü dışarıda ideolojiler” başlıklı yazıda “Ne olmuş yani kökü dışarıdaysa? İslam’dan milliyetçiliğe, demokrasiden, faşizme her türlü ideolojinin, inanışın, felsefenin kökü dışarıda “ diyordu bu şimdilerde ne AB ne ABD takılan Genel Ağabey, mealen.

İyi hatırlıyorum o yazıda “milliyetçilik kökü dışarıda olan faşizmin Türkçe’sidir” diyor idi gene mealen, ve yanlış hatırlamıyorsam Hitler ve Mussolini’ye referans yapıyor idi. Yeri gelmişken MHP için faşist tavsifini yapanlar da onlar idi. Hatta ifadenin hakaret dozunu arttırmak için “faşo” derlerdi (ABD’deki zencilere negro yerine hakaret kelimesi olan nigger denilmesi türünden bir etimolojik mamul).

Diğer hatırladığım bir şey ise ayni yazıda fanatizm diye bir kökü dışarıda ideolojiden bahsetmiş olması. O zamanlar takımların, artizlerin, modellerin falan “fanları” (fanatikleri) henüz icad edilmemiş olduğundan, fakirin aklına “şincik bu cimbomla kanaryaların kökü dışarıda mı yani” demek gelmemiş idi. 70’lerin gazetelerinin Internet kaydı olmadığı için (bırak 70’leri İlhan Ağabey bu gün dahi parayı basmayanı sitesine sokmuyor) tam metnini veremeyeceğim. Ama esas ibretlik husus dünün yaman komanisti* , bu günün yaman milliyetçi/ulusalcı, AK-Parti düşmanı her şeyci, her donemin güce tapanı, seçkinlerin borozanı, darbeci faşisti İlhan Ağabey’in aynı zamanda dün kendi safinda olup bugun darbeperver olmayan herkes için kullandığı en hafif ifadenin ‘dönek’ olması. Eh 30’larda Hitler’e tapan, 50’de Nazım’ın resmini “yüzüne tüküresiniz diye” , 70’lerde önünde eğilesiniz diye koyan gazeteye de daha münasip bir ‘yüce kılavuz” olamaz idi.

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” değil mi fırıldak? Dün senin ilerici gençlerin onları faşa diye onlar seninkileri komanist diye katlediyorlardı ve bu gün çıkarılıp çıkarılmadığı hesabını sorduğunuz “milli görüş gömleği” giyenler ‘yapmayın etmeyin hepsi bizim çocuklarımız’ diye yalvaranlar idi (hoş o gömleğin imalatçısı da bugünlerde düşmanınızın düşmanı olması hasabı ile “sayın Hocamız” olmuş vaziyette ya). Şimdi gavurların tabiri ile “strange bedfellows” (garip yatak arkadaşları) oldunuz. “Asla rücu” diye buna derim ben! Yalnız dünün “devrim şehitlerimiz” ve “ülkücü şehitlerimiz” için de güne uygun terimleri bulsanız da PC (politik doğru) konuşsak?

** Dil yaresi notu: Evren Paşa’nın ‘netekim’i gibi İlhan Ağabey’in o günkü iyi çocuklarınca katledilen Nihat Erim’in “Türkiya” sı ve Başbuğ Türkeş’in “komanist”i meşhurdu. Ha bir de terör henüz icad edilmemişti yerine anarşi tedavülde idi. PKK da icad edilmemişti, “ezilen Kürt halklarının haklarını ” koruma işini de (İlhan ağabeygiller o günlerde ne millet ne ulus bilirlerdi; ille de “halklar”) bugün ulusalcılık/ırkçılık hidayetine ererek “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü” teraneleri söyleyen İlhan Ağabeygiller üstlenmişti.

Sezer Gibi Cumhurbaşkanı!

Kategori: SİYASET — atsiz @ 7:05 pm
Seçimlere 10 günden az bir süre kala gündem yeniden seçim sonuçlarının ne olacağından ziyade seçimlerden sonra nasıl bir cumhurbaşkanı seçileceği üzerinde yoğunlaştı. Türkiye’nin bir siyasal krize girmesi ve seçimlerin erkene alınmasına parlamento içi ve dışı unsurların müdahalesiyle parlamentonun cumhurbaşkanını seçememesinin sebep olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu durum aslında normal de kabul edilebilir.

Konu cumhurbaşkanlığının seçimine yeniden odaklanınca, kimin nasıl bir cumhurbaşkanı istediğinin ipuçları da yeniden ortalığa serilmeye başladı. Seçimlerden açık ara galip çıkacağı tahmin edilen AK Parti’nin söyleminden anlaşılan halkın değerlerine saygılı, halkın beklentilerini önceleyen, halkla iletişim içinde, siyaset tecrübesi olan bir vizyoner cumhurbaşkanı istediğidir.

Seçimlerde alacağı oy oranıyla cumhurbşkanı seçiminde temel belirleyicilerden biri olacağı şüphe götürmeyen CHP’nin ise cumhurbaşkanlığı için parlamento ve siyaset dışından bir aday dayatmasında bulunduğu gözleniyor. CHP’nin muhtemel cumhurbaşkanı adayında aradığı niteliklerin toplamının özeti “Sezer gibi bir cumhurbaşkanı” sözünde yatıyor.

Peki “Sezer gibi bir cumhurbaşkanı” demek suretiyle CHP ve destekçisi ulusalcı parti ve oluşumlar nasıl bir cumhurbaşkanı profili arzuluyor. Şüphesiz ki “Sezer gibi cumhurbaşkanı” arzulayanlara göre Sezer’in en baskın özelliğini “tarafsızlığı ve bağımsızlığı” oluşturuyor. Biz de isterseniz “Sezer gibi bir cumhurbaşkanı”ndan neler beklenilebileceğini alt alta bir sıralayalım:

“Sezer gibi bir müstakbel cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, bu tarafsızlığına gölge düşürmemek üzere halkla hiçbir teması bulunmamalı. Halkın değer ve beklentilerini tamamen yok saymalı, kararlarını etkilemesine izin vermemeli. Hatta kendine has öyle bir dil geliştirmeli ki halk kendisini anlamakta bile aciz kalmalı. Kararlarına, kendi kapalı dünyasında geliştirdiği vehimlerin ve kendilerine aydınlanmacı diyen bazı marjinal kişilikler dışında hiçbirşeyin etki etmesine müsaade etmemeli.

“Sezer gibi bir müstakbel cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, bu tarafsızlık azınlık görüşünün çoğunluğa dayatılması ve azınlık beklentilerinin çoğunluk beklentilerine tercih edilmesiyle asla zaafa uğramayacak nitelikte olmalı. Halkın huzuru, barışı ve refahı gibi kaygılardan bağımsızca sürdürülecek böyle bir “tarafsızlıkla” azınlık gibi düşünmeyen çoğunluk hükümetinin her icraatına mümkün olan her fırsatta engel olunmalı, halkın menfaatleri ve ülke çıkarlarının “tarafsızca” karar almasına etki etmesine asla tolerans göstermemeli.

“Sezer gibi bir müstakbel cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, bu kutsal tarafsızlığı gölgeleme potansiyeli olan şeffaflığa dair tüm girişimlerden zinhar uzak durmalı. Siyaseten sorumsuzluğun verdiği imkanlarla hiçbir şekilde ne halkla yüzleşmemeli, ne medya önüne çıkmalı, ne de hiçbir tartışmaya açıkça taraf olmalı. Söyleyeceklerini tavırlarıyla, yani güçlü vetolarla dile getirmeli.

“Sezer gibi bir cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, kendi yaşam tarzı dışındakilerin yaşam tarzına saygı beklentilerinden asla etkilenmemeli. Bulunduğu her yeri kutsanmış bir “kamu alanı” ilan etmeli. Kendisi gibi düşünmeyenleri ya da giyinmeyenleri bu alana sokmama konusunda son derece dirayetli olmalı, bu konuda “tarafsızlığını” zaafa uğratmamalı.

“Sezer gibi bir cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, bütün halkı ve tüm ülkeyi etkileyen ekonominin gidişatı ya da gerçeklerinden zerre miktar etkilenmemeli. Ülkenin hayati derecede ihtiyaç duyduğu on milyarlarca dolarlık kaynak imkanlarını veto silahıyla anında yok etmeli. Küresel dünyanın gerçeklerine boyun eğmeyerek yabancı sermayeyi bu ülkeye geldiğine pişman edecek her türlü imkanı sonuna kadar kullanmalı. Alacağı kararlara ekonominin ihtiyaçlarının ve beklentilerinin etki etmesine asla müsaade etmemeli.

“Sezer gibi bir cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, tarafsızlığını etkileme potansiyeli olan hiçbir uluslararası platformda asla yer almamalı. Hiçbir uluslararası projeye liderlik etmemeli. Türkiye’nin çıkarları gereği bile olsa başlatılmış projelerin değil geliştirilmesi, olduğu haliyle bile sürdürülmesi için parmağını bile kıpırdatmamalı. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinden o kadar bağımsız olmalı ki, canı istediğinde yabancı ülke liderlerini herkesin gözü önünde azarlamalı, gerektiğinde abus bir çehre takınarak tüm jestleriyle yabancı misafirlerin ziyaretinden duyduğu derin hoşnutsuzluğu açıkça ifade etmeli.

“Sezer gibi bir cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, kendisini bizaat seçenleri bile seçtiklerine bin kere pişman etmeli. Seçilmelerini sağlayanları azarlayarak, hakir görerek, mümkünse kafalarına anayasa kitapçığı fırlatarak tarafsızlığına gölge düşürmelerine asla müsaade etmemeli. Böyle bir tarafsızlık için gerekiyorsa en derin ekonomik krizlere yol açmalı ve gerekiyorsa ülkenin yarı yarıya fakirletilmesini göze almalı.

“Ve Sezer gibi bir cumhurbaşkanı” o kadar tarafsız olmalı ki, bu tarafsızlığının bir gereği olarak (!) icra organlarına öyle problemler ve öyle engeller çıkarmalı ki, sadece ülkeye zaman kaybettirdiği için cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, milli şef İsmet İnönü’nün ardından “Dördüncü Adamlık” pozisyonuna gururla oturtulmayı bileğinin hakkıyla hak etmeli.

Tabii şimdi “Üçüncü Adam kim?” diye soracaksınız. Tabii ki müstakbel cumhurbaşkanına model olarak sunulan ve yukarıdakilerden çok daha fazlasını gerçekleştirdiği için CHP ve ulusalcı çevrelerce bu onura layık görülen Ahmet Necdet Sezer.

Al Sana Uzlaşma!

Kategori: SİYASET — atsiz @ 7:03 pm
Seçime on gün kala cumhurbaşkanlığı tartışması öne çıktı. Uzlaşmaydı, dayatmaydı derken kafalar bir daha karıştırıldı. Şahsen ben CHP lideri Sayın Baykal’ın ‘uzlaşma’ tarifine giren cumhurbaşkanı adayını, kamuoyunun tam anlayabildiği kanaatinde değilim. Düşündüm de, konuyu biraz açabilirsem, Baykal’ın tanımını netleştirebilirsem, siyasete de, memlekete de bir nevi faydam olabilir. Sayın Baykal, açıkça şunu demek istiyor herhalde:
1. Cumhurbaşkanı tarafsız olmalıdır. Anayasa Mahkemesi’ne üye seçerken bile CHP üyeliğine dikkat etmelidir. Bu durum sonradan anlaşılsa bile bunu dert etmemelidir. Çünkü gerçek tarafsızlık CHP’nin tek parti döneminin ruhuna ve felsefesine sahip çıkmaktır.

2. Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın sahibi olmalıdır. Anayasa kitapçığı devamlı elinin altında bulunmalıdır. Gerektiğinde onu en nazik, en hassas bir başbakana dahi fırlatmalıdır. Ardından ekonomi batarmış, ülke perişan olurmuş, bu cumhurbaşkanını enterese etmez.

3. Cumhurbaşkanının medya ile ilişkileri esaslı ve objektif olmalıdır. Herkesle muhatap olmamalıdır. Sadece İlhan Selçuk’la görüşmelidir. Televizyon kanallarını da ihmal etmemelidir. CHP’nin program desteği için yüklü mali yardımda bulunduğu bir kanalın açılışına gitmesinin, tarafsızlığına asla gölge düşürmeyeceği de herkesin malûmudur.

4. Cumhurbaşkanı Anayasa’nın laik-demokratik cumhuriyet anlayışını özümsemelidir. Rektör seçerken akademik ehliyeti değil, ideolojik bağlılığı esas almalıdır. Mesela bir aday 3 oy almış, başka bir aday 160 oy almış, orada ‘bizim adamımız mı, değil mi?’ diye düşünmesi lazım. Yani yanlış anlaşılmasın; ‘cumhuriyetten yana mı, değil mi’ demek istiyorum, ona bakması lazım. Öyle olunca da 3 oy alanı tercih etmesi tabii ki takdire şayandır.

5. Cumhurbaşkanı halktan kopmamalı, Çankaya’yı halka açık tutmalıdır. Ancak Çankaya’nın kamusal alan olduğunu da unutmamalıdır. Başörtülülere geçit vermemelidir.

6. Cumhurbaşkanı inançlar karşısında da tarafsız olmalıdır. Mesela ülkenin yüzde doksanı Müslüman olsa bile, oruç tutmadığını herkese göstererek bu yansızlığını sık sık hatırlatmakta bir beis görmemelidir.

7. Cumhurbaşkanı öztürkçe konusunda da titiz olmalı, oydaşmaya önem vermelidir. Refah yerine gönenç, maksat yerine erek, huzur yerine erinç, müttefik yerine bağlaşık, aynı düşüncede olmak yerine oydaşma demelidir.

8. Cumhurbaşkanı, kendinden sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine de müdahale etmeli, bunun için Harp Akademileri’nde konuşmalı; ‘Türkiye’de siyasal rejim, Cumhuriyet kurulduğundan beri hiçbir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır. Temelinde Atatürk ilke ve devrimleri bulunan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ideolojisi, tüm yurttaşların taraf olması gereken bir devlet ideolojisidir.’ demelidir. 23 Nisan’larda, ‘Bugün de Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’ün yüce kişiliği ve devrimlerine layık olduğunu kanıtlamak zorundadır.’ çıkışı ile Meclis’e haddini bildirmelidir.

9. Üzerinde uzlaşılacak cumhurbaşkanı adayı, siyasal tarafsızlığını korumaya özen göstermeli, CHP’li olduğunu belli etmemeye çalışmalıdır. Damadı CHP milletvekili adayı olursa, bunda bir sakınca görmemelidir.

10. İktidarda CHP yoksa hükümeti engellemek için en büyük muhalefeti yapmalı, adeta kök söktürmelidir.

Şimdi okuyucularımız diyecektir ki; ‘ama Sayın Baykal, Sayın Sezer’i ima ediyor…’ İşte yanıldınız, ima etmiyor. Aynen şöyle diyor: ‘Sayın Sezer tarafsız bir kişilikti. Öyle bir isim üzerinde bütün partiler uzlaştılar.

Uzlaşma böyle olmalı!’

Sakın, ‘bu kadarına da pes yahu’ demeyin. Sayın Baykal’ın uzlaşmadan ne anladığını anlamış

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.