ATSIZ

Ağustos 16, 2007

CHP %46.7 oy alsa ne yapardı…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:17 pm

CHP yüzde 46.7 oy alsa idi ne yapardı?

CHP yüzde 46.7 oy alsa idi ne yapardı?

Türkiye yeni bir seçim süreci yaşadı. 22 Temmuz’da ortaya sandıklar kondu ve halk gidip tercihini kullandı.

22 Temmuz sonrası nasıl bir tablo ortaya çıktığı hepimizin malumu. İktidardaki AK Parti, oylarını yüzde 34.5’ten yüzde 46.6’ya yükseltti, bir önceki seçimde Meclis dışı kalan MHP halkın teveccühünü yeniden kazandı ve yüzde 14.3 ile 71 milletvekili çıkardı.

Türkiye’nin erken seçime gitmesine neden olan cumhurbaşkanlığı seçimleri Meclis Başkanlık Divanı’nın belirlenmesinden sonra yeniden önümüze geldi.

MHP’nin Meclis’teki oylamaya katılacağını açıklamasının verdiği rahatlıkla halaktan güvenoyunu tazeleyen AK Parti, adayını muhalefete danışmadan belirledi. Seçimler öncesinde AK Parti’nin adayı olan Abdullah Gül yeniden aday olarak ortaya çıktı.

SANDIKTAN CHP GALİP ÇIKSA İDİ NE OLURDU?

Şimdi, 3 hafta geriye gidelim ve seçimlerin dün yapıldığını farzedelim. Oylar sayılmış ve iktidardaki AK Parti’nin, büyük bir yenilgi aldığını farzedelim. AK Parti’nin oyları yüzde 20.8’e gerilemiş, CHP’nin oylarının patlama yaptığını düşünelim: Yüzde 46.7.

Milletvekili dağılımının da bugünkünün tersi olduğunu varsayalım. CHP 341, AK Parti 112. Hatta, seçim ittifakı yapan partinin ayrılmasıyla AK Parti’nin milletvekili sayısının 98’e gerilediğini varsayalım.

Bu durumda ne olurdu?

Büyük bir çoğunlukla iktidara gelen CHP neler yapardı?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde nasıl bir yol izlerdi?

Görev süresi dolduğu halde Köşk’ten ayrılmayan AK Partili gibi hareket eden cumhurbaşkanının en kritik atamaları yapmaya devam etse ne yapardı?

Bugünkü tabloya bakarak soruları uzatıp gitmek mümkün.

Babam mı Kurdu?

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:13 pm

Siz Abdullah Gül’ü tartışın, biz de sizi tartışalım. Memlekette aslında demokrasi falan olmadığını, örneğin AKP’nin Erdoğan tarafından diktayla yönetildiğini söylüyorsunuz; herkes, hatta onu istemeyenler bile elini kaldırıp Gül’ün cumhurbaşkanlığını onaylayacakmış, çünkü herkes emir kuluymuş.

Daha lafın başında cumhurbaşkanı seçiminin gizli oyla yapıldığını unutursanız, sizinle neyi nasıl tartışacağız be kardeşim?

İsteyene “başkaldırma özgürlüğü” var yani…

Hükümetten gelen her önerinin, genel başkan tarafından seçilmiş vekillerin topluca el kaldırması sonucunda yıldırım hızıyla yasalaştığını söylüyorsunuz…

İktidar partisini suçluyorsunuz, arada Deniz Baykal’a dokunduruyorsunuz. Devlet Bahçeli’ye bulaşmak sıkmıyor, aman aman, neme lazım…

Bu “düzeni dizayn” eden 12 Eylül yönetimini hatırlıyor musunuz?

Kenan Evren şu anda yağlıboya resimlerini Marmaris evinde mi yapmalıydı, yoksa Datça damında mı, bunu hiç tartıştınız mı?

Haydar Saltık diye bir adam hatırlar mısınız, hiç merak ettiniz mi, nerededir ne yapar?

Hayır. Senaristi değil, oyuncuları suçlamaktır kolayınıza gelen.

Cumhurbaşkanına olağanüstü yetkileri kim verdi? Kim gizlice, adı konulmamış bir “yarı başkanlık” sistemi kurdu? Babam mı? Ahmet Necdet Sezer bu yetkileri kullanınca milli kahraman, Abdullah Gül’ün kullanma tehlikesi belirince Abdülhamid!

Yasama ile yürütmeyi kim birbirine bu kadar sıkıca bağlayıp, yargıyı da onun boyunduruğuna sıkıştırdı, kim?

Bunu çözelim, kuvvetler ayrılığı ilkesine geçelim, bunun da temeli başkanlık sistemidir dedik, kıyametleri koparmadınız mı?

Seçim kanununu ve siyasi partiler kanununu beğenmiyorsunuz, Tayyip Erdoğan’ı, eline geçirmiş olduğu bu gücü reddetmemekle, eskiye dönmemekle suçluyorsunuz… Tayyip Erdoğan enayi mi?

Niçin suyun başına gidip bu son derece yanlış ve sakat sistemi sorgulamıyorsunuz da, uygulamayla uğraşıyorsunuz? Ayrıca, “sizinki” iktidara gelse ve o da aynı şekilde davransa sesiniz gene çıkacak mı?

Utanmadan bir yandan “denetim ve denge” isteyeceksiniz, sonra o denetimin baskı altında kalıp sizin istediğiniz yönde eğilip bükülmesine ses çıkarmayacaksınız… Örneğin Anayasa Mahkemesi tarafsız bir denetim unsuru olacak ama gerek gördüğünüz zaman azıcık da etki altına alınabilecek!

Oligarşi egemenliğinin sürmesi için çizilmiş çerçeveye bugüne kadar ses yok, akıllar başlara şimdi geliyor… KURDUĞUNUZ KAPANIN GÜNÜN BİRİNDE BAŞKA BİR AVCININ ELİNE GEÇEBİLECEĞİNİ NİÇİN DÜŞÜNMEDİNİZ?

İsmet Paşa da böyle yapmıştı işte, siyasi ve hukuki düzenin altyapısını da üstyapısını da hiç değiştirmeden, olduğu gibi bırakıp iktidarı devretmiş, kendi diktasının yerini başka bir diktanın alabilmesine kapı açmış, sonra pabucun pahalı olduğunu görünce de darbe kışkırtmaya koyulmuştu…

Sizin de bugün yaptığınız gibi.

“Rüzgâr eken fırtına biçer” gibi tehditlerle.

Aman dikkat edin, özlediğiniz fırtınada sizin de çatınız uçmasın.

Eskiden hep öyle olurdu da, hatırlatayım dedim.

Ağustos 8, 2007

Bu Kez Oyunun Adı FEDAKARLIK…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:02 am
 Bu kez oyunun adı FEDAKARLIK

1982’den beri Anayasa’da bulunan ve daha önce 3 kez Cumhurbaşkanı seçen hükümlere rağmen Abdullah Gül’ün 27 Nisan’da cumhurbaşkanlığına seçilmesi engellendi.

Oysa CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne dayatması ile ilk kez aranan 367 şartı, daha önceki 3 seçimde aranmamıştı. Turgut Özal’ın seçilmesinde muhalefet partileri boykota gitti Meclis’e katılmadı. Erdal İnönü liderliğindeki SHP ve Sülemyan Demirel liderliğindeki DYP Meclis’e katılmamıştı.

Turgut Özal, 31 Ekim 1989’da yalnızca ANAP’lı milletvekillerinin oyları ile seçildi. Abdullah Gül’ün önüne dayatılan üçte iki katılım çoğunluğu şartı aransa idi Turgut Özal Köşk’e çıkamayacaktı.

Eğer 1993’te üçte iki katılım şartı aranmış olsa idi demokrasi tarihiminizin en az oyunu alarak seçilen Süleyman Demirel cumhurbaşkanı olamayacaktı.

NİSAN’DA OYNANAN OYUN YENİDEN SAHNEDE

Abdullah Gül, 27 Nisan’da yapılan ilk turda oylamaya katılan 361 üyeden 357’sinin oyunu aldı. Aynı günün akşamı, Genelkurmay Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçen bir e-muhtıra yayınladı. Bu ülkede Başbakanlık yapmış, Dışişleri Bakanlığı yapmış bir isim olan Gül’ün adaylığına açıkça tavır konuldu. Dışişleri Bakanlığı döneminde ülkenin en gizli sırlarına vakıf olan bir ismin, daha sembolik bir makam kabul edilen cumhurbaşkanı seçilmesine karşı çıkıldı.

Derin güçlerin yönlendirmesi ile Anavatan lideri Erkan Mumcu ve DYP lideri Mehmet Ağar, milletvekillerinin oylamaya katılmak için Meclis’e girmesine engel oldu. Meclis, cumhurbaşkanını seçemeyen duruma düştü. Ülke erken seçime gitti ve toplum Abdullah Gül’e yapılanların haksızlık olduğu sonucuna vardı.

3 Kasım 2002’de yüzde 34.5 oy alan AK Parti, 4,5 yılın sonunda oylarını yüzde 46.5’e yükseltti. Toplumun bu tercihinin üzerinden daha iki hafta bile geçmeden şimdi aynı oyun bu kez farklı bir şekilde yeniden oynanmaya kalkılıyor.

Halk, üzerinde uzlaştığı ismi ortaya koydu. İki seçmenden birisi Ak Parti’ye oyunu verirken, aynı zamanda “Benim adayım Abdullah Gül” dedi.

Yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 gibi bir engelin de bu seçimde olmayacağı orta yere çıktı. MHP lideri Bahçeli, seçimler sırasında Meclis Genel Kurulu’nda bulunacaklarını açıkladı. Benzeri bir açıklama da “bağımsızlar” olarak giren DTP’lilerden geldi.

Şimdi Gül’ün, halkın tercihleri yolunda cumhurbaşkanı seçilmesinin önünde bir engel bulunmuyor. Bu tablo ortaya çıkınca, aynı güçlerin sergilediği oyunun adı “FEDAKARLIK” oldu.

Abdullah Gül’ün kendisinden çekilmesi isteniyor. “Seçilmek senin hakkın ama aday olma çekil” deniyor.

27 Nisan sonrasında her türlü oyuna göüğüs geren, her türlü askeri müdahaleye karşı duran, azgın azınlığın gemleri azıya almasına karşı verilen mücadelenin ardından bu kez “FEDAKARLIK” dayatması önüne çıkarılıyor.

Bu oyunu bozmak yine size düşüyor.

Gelin sergilenmek istenen bu oyuna dur diyelim.

8 Senede Bayağı İlerlemişiz…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 5:48 am
Meclis henüz yeni olduğu için bu CHP milletvekili hanımefendinin ismini öğrenemedim fakat ilginç elbisesi sebebiyle çekilmiş fotoğrafı gazete ve haber sitelerinde yer aldı. Vekilimiz, siyah biyelerle süslenmiş sıfır yaka şık beyaz tayyörünün ceket kısmına tam kalbinin üzerine siyah renklerle bir altı ok amblemi nakşettirmiş. Dedik ya, şık kıyafet, yakışmış; Meclis’te erkek vekillerin rutin haline getirdiği ciddi koyu renk takım elbise kalabalığı içinde estirdiği farklı güzellik hepimizin dikkatini çekti; hoşumuza gitti.
Kadınlar Meclis’e yakışıyor.

Elbette fark ettiniz, bu işte bir tuhaflık yok muydu yani? Meselâ bir başka bakışla bu vekilimizin seçtiği elbise ile düpedüz siyasi görüşünü aksettirmesi size de garip gelmedi mi? Halbuki bundan sekiz sene önce yine bir hanım milletvekilimiz, sırf kıyafetinden ötürü Meclis’te yemin ettirilmemiş, koca koca milletvekilleri, “dışarı, dışarı…” diye fanatik futbol seyircileri gibi aleyhte tezahürat yapmışlardı.

Nasıl utanmıştık, hatırlıyorsunuz elbette; unutulur gibi değildi çünkü.

O gün Merve Kavakçı’nın nasıl bir kıyafet giydiğini hatırlamıyorum; şüphesiz o da şıktı ama onun kıyafeti, 1999 yılında giyim kuşamı ile siyasi bir görüşü aksettirdiği için kınandı, ayrıksandı ve cezalandırıldı. Neticede o hanım milletvekili sadece Meclis’ten “dışarı” edilmekle kalmadı; vekillik sıfatı da kaldırıldı.

Aradan sekiz sene geçmiş, sekiz senede epey ilerlemiş, “Anadolu aydınlanması”ndan nasiplenmişiz; artık hanım vekilleri kıyafetleriyle politik görüşlerini yansıttıkları için birtakım “engizitörler”in yaptığı gibi cadı avına tabi tutmuyoruz; hoşça bir tebessümle bakıp geçiyoruz. Şimdilerde çoğumuz şöyle düşünüyor: “Üstüme iyilik sağlık, bir milletvekili, siyasi görüşlerini dışa vuran bir kıyafeti Meclis çatısı altında giymeyip de nerede giyecek?”

Doğrusu da bu; doğru fakat çocuksu denecek ölçüde naif bir mantık; haydi küçük bir faraziye yürütelim: Tam da kalbinin hizasına altı ok nakşettiren hanım vekilimiz, şıklığını yine üzerine altı oklar işlenmiş bir başörtüsüyle tamamlamaya kalkışsaydı, şu anda nurtopu gibi bir siyasi krizimiz olmayacak, ekran maydanozları “zabbaha gader” bu “iskandâl”i tartışmayacaklar mıydı?..

Henüz ismini öğrenemediğim CHP’li hanım vekile yasama hayatında başarılar diliyor; seçtiği kıyafetle bilerek veya bilmeden eski bir utancımızı hatırlattığı için ma’şeri vicdan adına teşekkür ediyorum.

Patlayan Balonlar…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 5:46 am
Nisan ayında Ankara, İstanbul ve İzmir’de “cumhuriyet mitingi” adı altında büyük mitingler yapıldı. Gerek medyadan büyük ilgi gören gerekse toplumun çeşitli katmanlarında yankılara yol açan bu mitingler hakkında çok şey yazıldı ve söylendi.

Ancak, haberlerin gerekse yorumların çoğu hislerle ve bilgi eksikliğiyle bulanmıştı. Şimdi aradan epeyce zaman geçti ve herkesin heyecanla beklediği genel seçimler de tamamlandı. Dolayısıyla mitingler hakkında daha sağlam bilgiye dayalı ve daha soğukkanlı değerlendirmeler yapabilecek durumdayız. Neler söylendi? Başlıktaki soruya, “neler söylenmedi ki?” şeklinde bir başka soruyla cevap verebiliriz. Özellikle organizatörler ve medyadaki destekçileri mitingleri neredeyse asrın en önemli ve anlamlı olayı mertebesine taşıdı. Onlara bakılırsa miting meydanlarında milyonlar toplanmıştı. Katılımcılar bütün toplumu temsil etmekteydi. Halk laik cumhuriyete sahip çıkmıştı. İktidar, meydanlarda ortaya çıkan iradeye uymalıydı. İktidarın seçim kazanmış olması milyonların meydana akması karşısında fazla bir şey ifade etmezdi.

Mitinglerde toplananlar yeni doğan bir orta sınıfa mensuptu. Katılımcılar büyük bir sinerji yaratmıştı. Meydanlar ilk genel seçimde “halkın” AKP’yi “silip süpüreceğini” göstermekteydi. Halk sokaklara el koymuş, kaderine sahip çıkmıştı. Mitinglerin heyecanına kapılan birçok yorumcu aklı başında eleştirileri ve değerlendirmeleri dinlemek bile istemiyordu. Neredeyse mitinglere yönelik her eleştiri ihanet olarak gösterilir hale gelmişti. Onlara göre bütün Türkiye meydanlardaydı. Toplum AKP’ye kırmızı kart göstermişti. Mitinglerdeki milyonlar oylarını CHP’ye ve MHP’ye akıtacak ve böylece iktidar el değiştirecekti. Daha da hızlı bazı yorumcular mitingleri adeta bir savaşa benzetmiş ve bu savaşın taraflarınca kazanıldığına hükmetmişti.

Demek ki mitingler kapsayıcı değilmiş

Şimdi bu iddiaların çoğunun patlayan balon durumuna düştüğünü görmekteyiz. Birkaç balonu tekrar iğneleyelim. O günlerde bazı yazarların da işaret ettiği üzere, katılımcı sayısı fazla abartılmıştı. Mitingler, kuşku yok ki, Türkiye standartlarıyla, gayet büyük mitinglerdi; ama katılımcılar milyonlarla değil ancak yüz binlerle ifade edilebilecek genişlikteydi. Hem metrekare hesapları hem de tarafsız ve dengeli gözlemcilerin verdiği rakamlar organizatörlerce kasıtlı küçümsemeler olarak görüldü. Daha sonraki bazı araştırmalar katılımcıların yaklaşık yüzde ellisinin mobil olduğunu gösterdi. Bu, üç mitingdeki toplam katılımcı sayısının değil milyonlara, bir milyona ulaşmasının dahi zor olduğunu kanıtladı. Mitingler toplumu temsil kabiliyeti bakımından da iddia edildiği kadar kapsayıcı değildi. Objektif gözlem ve araştırmalar mitinglerin aslında ağırlıklı olarak CHP-DSP tabanına ve bazı Alevi kesimlerine dayandığını açığa çıkardı. CHP bu imajın oluşmasını engellemek için epeyce çaba sarf etti; ama manzaranın böyle görülmesine mani olamadı. Mitinglere ayrıca yoğun bir bürokratik desteğin de olduğu çok geçmeden anlaşıldı.

Ayrıca, organizasyonda başı çeken bazı kişi ve “STK”ların sivillik ve demokratlık sicilleri de mitinglerin itibarını ciddi biçimde zedeledi. Nitekim, 70 milyonluk bir demokraside bu mitingleri abartmanın ve mitinglerin demokratik siyasi temsilin organizatör STK’ların hükümetin ve siyasi partilerin yerini ikame edemeyeceği yolundaki tespitler genel seçimle doğrulandı. Mitinglere bir milyon kişi katılmış olsaydı, bu genel nüfusu içinde 1/70, iki milyon kişi katılmış olsa 2/70 demekti. Seçmenler açısından bakıldığındaysa oranlar 1/45 veya 2/45 civarındaydı.

Bu gerçeği kabullenmek istemeyenler mitinglerdeki insanların nereye gittiğini ve seçimde kime oy verdiğini sorgulamaya başladı. Sanıyorlardı ki, katılımcıların hepsi AKP karşıtı bir siyasi irade gösterse AKP iktidardan düşecekti. O yüzden özellikle CHP’yi miting meydanlarının coşkusunu sandığa yansıtamamakla suçlayanlar oldu. Oysa, yanılan kendileriydi. Cumhuriyet mitinglerine katılanlar iştahla sandığa koştu ve çoğu CHP’ye oy verdi. Güçleri bu kadardı. Toplumdaki oranları belliydi. Partizan yazarlar sadece kendileri gibilerin toplandığı meydanlarda birbirlerine pek kalabalık göründüler. Ama bütün Türkiye miting alanı olarak düşünüldüğünde küçük bir yüzdeye indiler. Aklı ve mantığı tatile gönderdikleri için de seçim sonuçları onları geçici bir şoka soktu.

Korkuların temelleri nelerdir?

Organizasyonun asıl sahipleriyle ilgili kuşkular ne olursa olsun; kimler katılımcı olarak meydanlarda boy göstermiş olursa olsun; katılımcı sayısı ne kadar abartılmış olursa olsun; kürsüde konuşanlar hayattan, akıldan ve mantıktan ne kadar kopuk konuşmuş olursa olsun bu mitinglerin birer başarı olduğuna kuşku yoktur. Ve başı bazı bürokratik çevreler ve onlara eklemlenenler çekmiş olsa da mitingleri önemli birer sivil olay olarak görmemiz ve değerlendirmemiz gerekir. Özellikle üzerinde durulması gereken bir soru şudur: Neden meydanlarda boy gösterenler arasında belki yüz binlerce kişi kendi hayatları konusunda bir endişe duymaktadır? Bu korkuların, yani hayat tarzlarının zorla bastırılacağı ve istemedikleri bir hayat tarzının kendilerine devlet baskısıyla yaşatılacağı endişesinin somut maddi temelleri var mıdır? Korkuların ne kadarı vehimdir, ne kadarı gerçek temellere oturmaktadır? Eğer kuvvetli maddi temeller varsa neden aynı korku toplumun diğer katlarında duyulmamaktadır? Bu sorulara anlamlı ve tutarlı cevaplar verebilmek için ciddi sosyolojik ve psikolojik çalışmalara ihtiyacımız var. Eğer korkular gözden saklanamayacak maddi temellere oturuyorsa, toplumun her kesimi bunlardan haberdar edilmelidir. Uyarılmalıdır. Somut maddi temeller yok da sadece bu tür bir algılama ve belki manipüle edilme durumu varsa bunlar da açığa çıkarılmalıdır. Ve vatandaşların önemlice bir bölümünün hayat tarzını savunmak için meydanlara çıkması takdirle karşılanmalı ve toplumun her kesimine bu davranış yayılmalıdır. Uzun vadede hepimizin hayat tarzının en büyük garantisi bu hassasiyetlerin oluşması ve sivil eyleme dönüşmesidir. Haklarımızı ve hayatlarımızı şu veya bu iktidarın anlayış veya merhametine emanet edemeyiz. Onlara kendimiz sahip çıkmalıyız.

Mitingciler kendilerine neler sormalı?

Mitinge katılanların meydana çıkması, hayat tarzını savunma iradesi göstermesi, bunun için zaman, enerji ve yerine göre para harcaması, çok takdire şayan bir sivil eylemdir. Ancak, ahlaki bir boyut kazanmazsa, bu eylemin hiçbir anlamı yoktur. Hatta faydalı olmaktan ziyade zararlıdır. Bu ahlaki boyut miting katılımcılarının ve organizatörlerin kendilerine şu türden bazı sorular sormalarını gerektirir: Mitinge katılmayanların çeşitli kişi ve kesimlerin hayat tarzları da mitingcilerinki kadar korunmayı hak etmekte midir? Mesela dindarlar da aynı yerlerde yüz binleri toplayıp başörtüsü yasağını protesto etseler, mitingcilerin tavrı ne olur? Veya yüz binler aynı meydanlarda niye Kürtçe eğitim ve yayın yasak diye sorsalar mitingciler ne yapar? Bu sorulara verecekleri cevaplar cumhuriyet mitingine katılanların herkes için hak ve hürriyet mi istediğini, yoksa sadece kendilerine imtiyaz mı talep ettiğini ortaya çıkartacak ve meselenin ahlaki görünümünü netleştirecektir. Son olarak temas etmek istediğim şey “yükselen yeni orta sınıf” meselesidir. Kimi yorumcular mitinglere katılanların Türkiye’nin “yeni yükselen orta sınıfı” olduğunu ve ülkenin bel kemiğini teşkil ettiğini iddia ettiler. Bu tespitte eksiklikler olduğu kanaatindeyim. Şüphesiz, cumhuriyet mitinglerine katılanların ağırlıklı kesimi orta sınıfa mensuptur. Ancak, bu insanlar son yıllarda ortaya çıkmış değildir, eskiden beri mevcuttur ve orta sınıf içinde yer almaktadır. Orta sınıfa aidiyetleri yeni bir olgu değildir. Şimdi şahit olduğumuz, onların daha yeni doğması değil daha hareketli ve daha talepkâr hale gelmesidir. Türkiye’nin yeni doğan ve yükselen orta sınıf kesimi dindar muhafazakarlardır. Dindar muhafazakârlar hem sayı olarak artmakta hem de ekonomik ve sosyal güçleri büyümektedir. Bu sosyolojik bir değişikliktir. Bu çevreler doğal olarak siyasi ve sosyal hayatta da daha fazla pay isteyeceklerdir. Nitekim istemektedirler. Bu sosyolojik vakıanın önüne “hat hüt” diyerek, bürokratik iktidara e-bildiri yayınlatarak, saçma sapan altın çağ ağıtları yapıp arkaik bir “çağdaşlık” retoriği tutturarak geçilemez. Cumhuriyet mitinglerini organize eden zihniyet bu gerçeği bir görse ve kabullense bütün problemler daha kolay çözülecektir.

WordPress.com'dan blog alın.