ATSIZ

Nisan 16, 2009

An open letter to President Obama

Kategori: 1 — atsiz @ 10:29 am

Dear Mr. President,

Unlike the rest, my advice to you is sublimely simple:

Please do the morally right thing. Because, in the final analysis, that which is morally correct is also politically correct for America and for the world.

Yes you can!

If you can’t, nobody can.

Sincerely.

Obama ziyareti:Detayların derin analizleri!!!

Kategori: 1 — atsiz @ 10:26 am

7726002
Obama ziyaretinin ciddi analizlerini “uzmanlar” yaptılar. Meğer ne de çokmuş Amerika uzmanı memlekette! Hoş TV’lerde “ziyaretin esas nedenini” ifşa eden uzmanların çoğu bildik tasavvuftan, Irak’a, laiklikten Kürt meselesine her konunun “uleması” ya, ayrı mesele.

“Ziyaretin esas nedeni” dediniz de TMMOB Çevre Mühendisleri Odası imzası ile birkaç değişik vatanseverden aldığım e-posta zincirinde sunulan kesinlikle ERKE ödülünü hak eder cinsten. Bu dehalara göre Obama ziyaretinin esas nedeni “Türkiye’nin 9 trilyon dolar değerindeki bor madenlerini 40 milyon dolara kapatmak” imiş!

Tehlikenin farkındamısınız? Seçim stratejimizden de anlaşılacağı üzre “Şeriat hortladı” derken şaka yapıyorduk ama bu defa ciddiyiz!

Tek teori bu değil tabii “ziyaretin asıl nedeni” konusunda. Cevap sorduğunuz uzmana bağlı. Mesela Cumhuriyet’in uzmanlarına göre Obama “laiklik vurgusu” yapmaya gelmiş! Oysa “vurgu” bir cümlede “demokrasi” ye kerhen ilave edilmiş “laik” kelimesinden ibaret. Anıt-Kabir ziyareti gibi bişi yani. Türkiye’ye gelen her Batılı’nın kulağına fısıldanır, Türkiye’deki nev-i şahsına münhasır “dengeler” lisanı.

Yeni Şafak’ın uzmanlarına göre ise ziyaretin en kayda değer mesajı Obama’nın “benim ailemde de Müslüman var” ve “Başbakan’a hayranım” sözleri imiş. Dedim ya medya medyacılığı medyadan öğrenir diye.

Ziyaretin ciddi değerlendirmeleri uzmanlar yaptığına göre bize de kala kala magazinsel detaylar kaldı. Buyurun:

Obama öğrencilerle

Genç Bakış’a birkaç defa kulak misafiri olmuş Hillary Clinton’u “Haydi Gel bizimle ol” da izlemiş olarak “Obama üniversitelilerle konuşacak” haberini aldığımda korku basmış idi. Yersiz de değilmiş korkum.

O Genç Bakış’ta Netekim Paşa’yı, Demirel’i alkışlayan bir tane neyin ne olduğunu kavradıklarına dair emare üretemeyen Gürüz_Teziç beyinsizleştirme A.Ş. mamüllerini niye el önüne çıkarırlar anlamam. Hillary’ye “Ben Amerika’da büyüdüm. Eskiden sizde kadın hakları berbattı şimdi iyi; bizde ise tam tersi: eskiden mükemmeldi, bu Akepe gelince berbat oldu” mealinde inciler yumurtlayan arada da “ istediğimiz yerde ayyaş olma hakkımız kısıtlanıyor” diye dert yanan Pınar Kür’ün öğrencilerini el karşısına çıkarma hangi sivri zekanın aklı ürünüdür bilmiyorum.

35 yıllık evli ABD Dışişleri Bakanı’na Hillary Clinton’a önceden hazırlanmış kağıttan okuduğu soru “son olarak ne zaman aşık oldunuz” olan gençlikten (bütün sarışın Amerkalılar Paris Hilton değil evlat!) gururları tavan yapmış birileri olmalı ki aynı “seçme öğrencileri” Obama’nın karşısına da dikmişler.

Her biri “aa bak Obama’nın birkaç metre yakınına oturdum” durumundan katatonik halde. Kimisi defileye gider gibi, kimisi banka memuru, kimisi garson gibi özel giyimli ve ne menem “çağdaş” olduğumuzu göstermek için aralarında bir tane baş örtülü bulunmayan fakat bol sayıda renkli transparan çoraplı, kalçaya kadar teşhir eden fakat “acaba fazla mı açtım” kompleksinden de kendini kurtaramadığı her halinden belli kızlardan, “aa kamera bende naapsam da “kool “ görünsem diyen oğlanlardan soru soranlar da tabiatı ile her biri birer maden idi.

Ne bir paradigma sorgulaması, ne ziyarete onun yüklediği mana ile buradaki algılamanın kıyası, ne Amerikanın dış politikasının ne kadarının otomatikte olduğu ne kadarının onun insiyatifi ile değişebileceği, ne menfaatler ve ahlaki öncelikler tanımları gibi siyaset felsefesi üzerine sorular. Ne medeniyetler çatışması ne tarihin sonu, ne “sıkılmış yumruk”.

Ya ne?

“Yurtta sulh cihanda sulh ne demek sizce?”. İyi ki ‘bir Türk dünyaya bedeldir’ ne demek” demedi.

“Başbakan’ın Davos çıkışı hakkında ne düşünüyorsunuz” (hem de sorunun sahibi “METU” yani ODTÜ öğrencisi! Mektebin adını Ingilizce söyleyen fakat bu kadar basit bir soruyu dahi Türkçe sormak zorunda olan Türkiye’nin en eski İngilizce Eğitim yapan üniversitesinin öğrencisi! Yanlış anlaşılmasın “bütün sorular Türkçe olacak” kuralı olsa idi itirazım olmaz idi. Ama “sorabilirseniz İngilizce sorun” kuralı vardı).

A benim güzel kızım, Başbakan’ın Davos’taki “one minute”ı epeyce ses getirdi ama dünyayı sarsan bir olay da değildi. Bir sembolik çıkış idi. Ya Obama “neden bahsettiğini bilmiyorum” dese idi naapıcaktın? Neyse ki daha önce kendisine brifing verilmiş dış işleri veya Türkiye’deki elçilik tarafından da İsrail-Filistin meselesi ile ilgili birkaç söz etti. Hayatında bir defa eline geçecek fırsatı kullanmak için günlerce düşünüp ancak bunu mu bulabildin soracak? Aklı başında bir üniversite öğrencisi o soruyu ne bileyim, bir yeni üslup, tabuları yıkma, Israil’in dokunulmazlığı, diplomatik usül gibi bir kavramsal çerçeveye oturtur. Senin sorunu ilkokul çocuğu da sorar.

Bir tane kız öğrencinin Sarkozy’nin “Türkiye’nin AB üyeliği Obama’nın değil bizim kararımız” sözü üzerine sorusu oldukça provokatif idi ve kayda değer bir cevap üretti lakin o soruyu da bir seçilmiş üniversite öğrencisi Amerika ve Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı, politik kültürü, Avrupalıların Amerika’ya tepkisel yaklaşımı gibi bir fikirsel çerçeveye oturtması beklenirdi.

Obama Sultan Ahmet’te

Sultan Ahmet Camii ziyaretine Başbakan ve iki bakanın da katılıp yanında dolaşmalarını biraz fazla buldum doğrusu. Türk misafirperverliğini anladık ta mütekabiliyet diye de bir usül var. Misafirperverliğimizi gösterecek jestler her zaman olduğu gibi bu defada fazlası ile yapıldı.

Ziyareti 24.TV’de izledim. Orada Washington yıllarından tanıdık Akif Beki’nin hinlik barındıran tahlili hoşuma gitti.

İstanbul Müftüsü Prof. Mustafa Çağrıcı ve 30 yıl öncesinde Teşvikiye Camii’nin nin ikinci imamı olarak tanıdığım Emrullah Abi’nin adamcaaza bir kere daha “tebliğ” yaparcasına kıblenin, namazın mana ve önemini anlatmaları üzerine Beki “biraz sonra adam iki rekat namaz kılarsa şaşmam” gibi bir şey dedi (Naapıyorsun Akif? Adam bizim çağdaşların elinden kurtulsa Amerika’ya dönemez). Bence de onun yerine Mimar Sinan’dan mimari stilinden, çinilerin özelliklerinden falan bahsetmek daha münasip olurdu. Unutmamak lazım Busht’un aksine bu Burak Hüseyin Islam ile bizim çağdaşlardan çok daha tanışık. Bu tanışıklığın fiyatını da seçim kampanyasında epey ödedi; bundan sonra da ödeyecek; siz Filistin konusunun açılmasını bekleyin!

Mesela Çetin Emeç’in mezarında toplanan dostları arasında olsa idi muhtemelen “yaw I-Pod’dan Fatıha okumak en azından mevtaya saygısızlık olur. . Ben okuyum Fatiha bilmiyorsanız” der veya Çetin Altan’ın oğullarına “yaw siz Marstan mı gediniz.yoksa İslam konusundaki cehaleti ile gurur duyan çağdaşlaştıramadıklarımızdanmısınız? Adam yaşadığı ülkenin dini hakkında en az biraz tecessüs ürünü bilgisi olur” der idi.

Misafir Obama yerine Busht-the-Barbarian olsa idi durum farklı mı olurdu? Sanmam. Her gece “Tanrı” sanarak şeytanla konuşan (tespit Hugo Chavez’in), ahlak ve zeka çukuru muhtemelen içinden “baa ne senin kıblenden.. bir atom bombası atıp buraları dümdüz etsem” diye geçirir olurdu içinden.

Kedi Notu

Benim yüreğimi en fazla ısıtan “kedi sevme sahnesinden” bahsetmemek olmaz. “Obama tarafından sevilirken ne düşünüyordu” acaba dedim. Siyahsın, beyazsın, başkan veya kralsın fark etmez. Tüylerimi tersine okşama, nazik ol, senden yiyecek çıkacağa benzemiyor ya neyse misafirmişsin..” gibi bir şeydir tahminim.

Merak bu ya biraz araştırdım. Bazı yaman muhabirlerin naklettiğinin alsine “gizli servisi atlatarak” oraya girmeyi başarmış bir şöhret sevdalısı falan değil müzenin resmi kedisi imiş. Gözleri şaşı olduğu için ismi Gli imiş.

Dünya sana da kalmaz Gli.

Bir gün bu “kediler neden camileri sever” konusunu da araştırmak lazım.

Bu gün bu kadar.

Yarin: Flaş flaş! Tercuman kızın türban gibi kapşonlu giysisini kim hangi mağazadan, kaça aldı??

Obama’nın çorabında delik var mı idi!

Ve daha nice yakıcı soruların cevapları!!

”Liseli” futbol magandasına tarih sorarsan..

Kategori: 1 — atsiz @ 10:19 am

polat_11 Galatasaray Başkanı Adnan Polat’tan tabu yıkan sözler: Çanakkale’deki anlamsız savaşın ardından dostluk tohumları atıldı, Avustralyalılar da şehitti. Florya’daki Türkiye ve Avustralyalı ressamlara ödül töreninde konuşan Polat’tan radikal bir Çanakkale Savaşı analizi geldi. Polat: Avustralyalılar, Galatasaray Liselilerle beraber şehit düştü. Bu anlamsız savaşın neticesinde oluşan dostluk Kewell ve Arda’yı aynı takımda buluşturdu

Galatasaray Kulübü Başkanı Adnan Polat, genel merkezi Avustralya Sidney’de bulunan Gallipoli Memorial Club ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi tarafından düzenlenen 2009 Çanakkale Resim Yarışması’nın basın toplantısında Çanakkale Savaşı için “anlamsız” ifadeleri kullanırken, Avustralyalı askerlere de “şehit” dedi.
Florya Metin Oktay Tesisleri’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Polat, Galatasaray’ın Çanakkale Savaşları’nın içinde hatırlatarak şöyle konuştu: “O dönemde, Avustralyalı askerler de Türk askerleriyle beraber, Galatasaraylılarla beraber şehit düştüler. Bugün Çanakkale’deki Şehitler Anıtı’nda Türk askerlerinin, Avustralyalı askerler ve diğer askerlerin beraber, yan yana yattığını hepimiz biliyoruz. O dönemki bu anlamsız savaşın neticesinde, bir savaşın arkasından dostluk tohumları filizlendi. Bugüne kadar da bu dostluk sürdü. Bu dostluğun simgesini bugün Galatasaray’da görebiliyoruz. Avusturya Milli Takımı’nın yıldızı Harry Kewell ve Türk Milli Takımı’nın yıldızı Arda Turan aynı forma için mücadele ediyorlar. Dostluğu çok güzel simgeliyorlar.”

Kaynak:
Taraf
************************************
Taraf için sözler “tabu yıkan” imiş! İyi o tabu da yıkıldığına göre tabu-yıkan-tarihçi-feylesonuzla Çetin Altan’ın villasında bir araya gelip kıçınıza kına yakıp şampanya patlatırken sıradaki tabuyu ilan edin! Yılın “tabu yıkan” ödülünü de gazetenizi kadrolu tabu yıkıcı-tarih
yapıcısı (Turk baad, others goood) Ayşe Hür takdim etsin!

Bu da aynı “anlamsız savaşa” Zangoç Lisesi’ninkinden farklı bir bakış:

Bu da aynı tarihçi-liseli-mafya feylesofunun Gassaray-Fener maçı sonrası yorumu:

“Benim gördüğüm şu buraya gelen hakem derbinin berabere bitmesi için elinden geleni yaptı. Bu maç sabaha kadar oynansa yine berabere bitecekti. Çok iyi bir tezgah kurulmuş iki takımda ligden düşürülmüş tebrik ediyorum. Aynı sıkıntıyı Aziz Yıldırım da yaşıyor.”

“Ergenekon ruhunuın” muhteva ve kökenini hala merak eden var mı?

Başbuğ’a ‘’siyasi” ve ”akademik” bir cevap..

Kategori: 1 — atsiz @ 10:14 am

Yasemin Çongar
Taraf Gazetesi

Orgeneral Başbuğ’un Harp Akademileri’nde yaptığı, ama dokuz kanaldan canlı yayınına izin vermekle bütün Türkiye’ye seslenmeyi hedeflediği iki saatlik konuşmasını, esas olarak “sivil-asker ilişkileri” konusundaki “akademik” tezi üzerinden eleştirmek istiyorum.

Bu eleştiriyi, aşağıda “Neden Huntington değil” başlıklı beşinci maddede bulacaksınız.

Ama önce nispeten yumuşak tonuna, içerdiği “demokrasi” kelimelerine ve geçmişteki konuşmalarına kıyasla “tehditkâr olmayan” bir üslup taşımasına rağmen, Başbuğ’un konuşmasını neden esas itibariyle olumsuz bulduğumu dört “siyasi” başlıkta kısaca anlatmaya çalışayım.

1) NEDEN “DEMOKRATİK” DEĞİL

Lafı dolandırmaya gerek yok: Başbuğ’un dünkü konuşması, asker-sivil ilişkilerini demokratik bir çerçevede yürüten herhangi bir ülkede yapılması imkânsız bir konuşmadır.

Demokrasi, üzerinde üniforma, omzunda yıldızlar, emrinde yüz binlerce asker ve tonlarca ağır silah olan bir subayın, askerliğin çok net çizilmiş sınırları dışındaki hiçbir konuda kamuoyuna yönelik konuşmalar yapmasına izin verilmeyen bir rejimin adıdır.

Bir demokraside, genelkurmay başkanı çıkıp Anayasa’nın nasıl değiştirilip nasıl değiştirilemeyeceği, muhtemel bir “af” düzenlemesinin sınırlarının nasıl çizileceği, vatandaşlık tanımının ve sorumluluklarının nasıl anlaşılması gerektiği ya da dinin toplumsal hayattaki yerinin ne olması gerektiği konusunda görüş açıklayamaz.

Buna imkân veren bir düzen, demokrasi değil, olsa olsa “askerî vesayet rejimi”dir.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, kendisini dinlemeye bazı demokrat yazarları davet etmiş olması da, demokrasiye sahip çıkan cümleleri de, “terörist” dediği insanların “insan” olduğunu teslim etmesi de, Mustafa Kemal’in “Türkiye halkı” ifadesini tekrarlaması da olumlu ama bu temel gerçeği değiştirmeyen ayrıntılardır.

Başbuğ’un konuşması “demokrat” bir konuşma değil, olsa olsa “ılımlı” bir vesayet konuşmasıdır.

2) NEDEN “ÇAĞDAŞ” DEĞİL

Başbuğ’un çağdaşlık ve çağdaş uygarlık kavramlarını çok sevdiğinden kuşkum yok.

Genelkurmay Başkanı, muhtemelen yaptığı konuşmanın da “çağdaş” olduğunu, “çağdaş” mesajlar verdiğini düşünüyor.

Ancak siyasi tezlerine ve toplumsal algısına sadece “modernite”yi referans alan bir konuşmanın 2009 yılında artık “çağdaş” sayılabilmesi mümkün değil.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Koşaner’in geçen yıl görevi devralırken yaptığı konuşmadan anladığım kadarıyla, “postmodern” kavramını düşman ilan etmiş olan askeriyemize, bugün artık postmodern bile değil, post-postmodern bir dünyada yaşadığımızı hatırlatmak gerekiyor.

Modernite, onaltıncı yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar uzanan ve bugün en az yetmiş yıl geride kalmış bir siyasi-felsefi-entelektüel dünyayı tanımlar.

Modernitenin, başta “ulus-devlet” yapısı olmak üzere, Başbuğ’un konuşmasında ısrarla savunduğu birçok entelektüel ve siyasi tezahürü, bugün artık “çağdışı” olmuştur ya da olma yolundadır.

Avrupa Birliği gibi, egemenliğin devrine ve ulus-devlet işleyişinin büyük ölçüde son bulmasına yönelik bir kurumun tam üyesi olmak için çalışan bir ülkenin genelkurmay başkanının çıkıp ulus-devleti her vatandaşın savunması gerektiğini söylemesi, çağından da, çağının ürünü olan Avrupa Birliği’nden de ne denli uzak düştüğünün hüzünlü bir kanıtı olabilir ancak.

3) NEDEN “BİLİMSEL” DEĞİL

Bir konuşmanın, bir metnin “bilimsel” olup olmadığı, bilim adamlarından alıntılar içerip içermediğiyle belirlenmez.

Bilimselliğin ölçütü yöntemdir.

Bu bakışla, Başbuğ’un konuşması, içerdiği bütün o Weber, Montesquieu alıntılarına rağmen, dün onu dinleyen gazetecilerden bir bölümünün mikrofonlara söylediğinin aksine hiç de “bilimsel” değildi.

Çeşitli konularda tarihî ve siyasi analizler yapıp tezler ortaya koyan Genelkurmay Başkanı, Türkiye’nin bugününü ve geçmişini bilimsellikten uzak bir bakışla irdeledi.

Aynı zamanda bir iktisat profesörü olan yazar Mehmet Altan’ın konuşmanın ardından söylediği gibi, Başbuğ’un, Kürt meselesinden dindarlık meselesine, her türlü konuyu sadece siyasi bir bakışla, belirleyici nitelikteki sosyo-ekonomik olguları hiç ama hiç görmeden anlayıp açıklaması bilimsel bakış açısından ne denli uzak olduğunu gösterdi.

Nitekim, “Atatürkçü Düşünce Sistemi” adı verdiği Kemalizm’i, “Ne yapılacağını anlatan bir ideoloji değildir. Akla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür” diye tanımlaması Başbuğ’un çağdaşlık kadar bilimle ilişkisinin sınırlarını da çizdi.

4) NEDEN “TUTARLI” DEĞİL

Avrupa Birliği yolundaki bir ülkenin ilelebet “ulus-devlet” kalacağı hayalini içermesinden Türk ordusunun bu topraklardaki uygulamalarını, ABD ordusunun Irak ve Afganistan işgali sırasındaki uygulamalarıyla kıyaslamasına kadar, Başbuğ’un konuşmasında birçok mantıksal tutarsızlık vardı.

Generalin, Kürt meselesini 1984’te ortaya çıkmış gibi göstermesini ise konuşmasının tarihsel tutarsızlıklarına örnek verebiliriz.

Ya da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ayrımcı bir kadro politikasına sahip olmadığını söyleyen ve gayrımüslimlerin de milletvekili olabilmesi gereğinden dem vuran Genelkurmay Başkanı’na, “Niye o zaman Rum, Ermeni generaliniz yok? Niye o zaman dindar subayları tasfiye ediyorsunuz?” deyip sözleriyle uygulamaları arasındaki tutarsızlığa işaret edebiliriz.

Ama bence Başbuğ’un en büyük tutarsızlığı, bir yandan Samuel Huntington’ın sivil-asker ilişkileri yaklaşımını benimsediğini söylerken, bir yandan da bu yaklaşıma taban tabana aykırı davranması, askerin söz hakkını askerî konularla sınırlayan Huntington’a ihanet etmesiydi.

5) NEDEN “HUNTINGTON” DEĞİL

Öte yandan, Başbuğ’un demokratlıkla ve çağdaşlıkla uyuşmayan ana mesajlarından biri de Huntington’ın tezini sahiplenmesiydi.

Zira Huntington’ın bundan yarım asır önce yayımladığı Asker ve Devlet kitabı, sivil-asker ilişkileri üzerine çalışanlar için bir klasik olsa bile, bugün artık demokratik teoride benimsenmeyen temel yaklaşımlar içeriyor.
Huntington, bu kitapta, sivil-asker ilişkilerinin özünde bir çelişki barındırdığını reddeder. Sıkıntıyı, sivillerin askerleri denetleme yöntemlerinin yetersizliğinde görür. Bunu gidermek için de “objektif kontrol” dediği mekanizmayı önerir.

Mekanizmanın, Huntington’ın kafasındaki ideale uygun işlemesi, ordunun azamî profesyonelliğini gerektirir. Huntington’a göre, profesyonelliğin ölçütü, “sivillere tâbi” olmayı kabullenmektir. Ordu üzerindeki “objektif kontrolün” başarısını ise, sınırları iyi çizilmiş bir “işbölümü” garantiler.

Basitleştirirsek, sivil sivilliğini, asker askerliğini bilir.

Asker, sivilden gelen emirlere her zaman uyar, ama sivil de askere, askerî konularda özerklik sağlar; mesela, bir askerî harekâtın kaç askerle yapılacağı konusunda, askere emir vermez.

Başbuğ, dünkü konuşmasının başında işte Asker ve Devlet’teki bu temel tezlere sahip çıktı.

Oysa bu tezler, elli yılda birçok teorisyen tarafından delik deşik edildi.

Gene Lyons’ın 1960’larda Huntington’a karşı geliştirdiği “Ordu, tam anlamıyla profesyonel davranamayacak kadar siyasileşmiş, siviller ise, sonucu stratejik olan askerî kararları alabilecek kadar profesyonelleşmiştir” kabulü bugün demokratik ülkelerde revaçta.

Lyons’ın kabulünün temelinde, Huntington’ın önerdiği türden bir “özerkliğin” orduya asla tanınamayacağı, zira bunun, sivil iradeyi zayıflatacağı görüşü var.

Nitekim, “askerin tavsiyesini almak” ile “askeri, kendi alanında özerk bırakmak” arasındaki fark çok büyük ve Huntington’ın tersine, demokratik teori, bunlardan birincisinin “gerekli ve yeterli,” ikincisinin “sakıncalı” olduğunu savunuyor.

Ama öyle anlıyorum ki, Lyons’ın günümüz NATO ordularınca benimsenen bu demokratik yaklaşımı Başbuğ’a hitap etmiyor.

Genelkurmay Başkanı, Huntington’ın Batı’da artık sadece bir “klasik” olarak değer taşıyan ve sivil-asker ilişkilerinde belirleyici olma özelliğini çoktan yitiren tezlerini yeğliyor.

Yazık, çok yazık.

Nisan 2, 2009

Epic Fail..

Kategori: 1 — atsiz @ 6:38 pm



ah, nerde benim altından avaze sesim!
yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
avaze sesim!

şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
feryattan kimseler ölmez, denirken
duvarlardan geçtim
artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!

alacânım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
alacânım
indi mi göğsüne heves?


* * *

Görünmeyeni görmenin azabı
İçimizde durmadan ödediğimiz
ne ruhumun ayışığı
ne yırtıcı hayvanlarla güreşen
yorgun bedenim
ihtiyar atlar gibi kapandım içime
yasını tutuyorum sonsuz bir kehanetin

Görünmeyeni görmenin azabı
Çılgınlıklar otu ağzımda
Kırların yırtığına takılmış karaca
Sıvası dökülmüş duvarlardaki
Donmuş halı zamanı

Çılgınlıklar otu ağzımda
Değişik kalibreli intiharlar denedim
Dipteki arayış boş kovan
Başkalarının gecesi bitmedi daha.

* * *

Kimdi kimdi kalan
Giden mi suçludur herzaman?
Ne zaman başlar ayrılıklar
Dostluklar biter ne zaman

Her geçen gün bir parça daha
Aldı götürdü bizden
Aynı kalmıyordu hiçbir şey
Değişiyordu herşey
kendiliğinden

Artık çözülmüştü ellerimiz
Artık bölünmüştü yüreğimiz
Birimiz söylemeliydi bunu
Ötekini incitmeden

Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de
bu yüzden gitmiştir zaten

* * *

yalnızca aşk değil bu,
yalnızca ayrılık değil, salgın
bize geçmişten geçen
kandan, tarihten, doğamızın bize kurduğu tuzktan
kaderimizden ve yıldızlardan geçen salgın
yalnızca bir humma değill bu,
ellerindeyiz bilmediğimiz bir tutsaklığın

damarlarımdaki kana hükmediyor
şefkat, şehvet, şiddetle
kendini bende sınayan salgın
ölümün kenarına düşen satırlarla
batan ayın kenarına düşen satırlarla
bu sayrıl hüküm, bu kara humma, bu kanama
kendini sürdürüyor bende
sormayın bana ben bilmiyorum
ben hiçbir şey bilmiyorum,
içindeyim salgın gibi
derin sayrılığı başka çağlara ait bu aşkın
kilitlendiğim var oluşundan çıkamıyorum
ben de isterdim serin, uzak, kuzeyli bir
olmayı, hesaplarını tutmayı
sözlerin, duyguların, davranışların
gelecek sağlamak için yapılan ince ayarların
ama ben saf korkudan yapılmış tehlikeli mısraları,
hikayesi uzun olan kılıçları,
çölde geçen şarkıları ve onu seviyorum
onu seviyorum onu seviyorum onu seviyorum

* * *

Sevgilim,
yetimim benim,

aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken

kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,
yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının

* * *

el falı avuç içinin yazgısı
kader çizgisi, ölüm deja vu
ayrılışlar, ayrılışlar, yaşanmamışlıklar
yanlızca bir kadehi içilmiş yetmişlik
intihar.

* * *

Bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman
karşı karşıya kaldığımız armalardır
yüzümüzü parça parça aydınlatırken
uzaktaki ateş
yalnızca onlardır konuşan ve hatırlayan
simgelerde çökelir mağmalaşır tarih
armalanmış rüya ölü dil
bazı anlar için çözer kendini
sökülür taşınır çerçeve başka deneyimlere
yüzümüze değen alev
kadar içimizdeki çakım
belirler bizi ve kendi karanlığına döner
simgelerin dilsizliğinde
karşı karşıya dururken biz
armalardır her şeyi kararlaştıran
bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

Ne Web Olsa Yaparım Brother!

Kategori: 1 — atsiz @ 6:36 pm

NE ACAIP SEKTORSUN SEN WEB
Sektor lafina da alisamadigimi bastan belirterek girmeliyim. Somut bir urune yansimadigi, soyut bir urun insa edildigi icin zaten galiba kiymeti harbiyesizligi de bundan menkul mu ne.. Yine de bence nedeni baska. Ben hayatimda bu kadar itibarsiz, bu kadar ne idugu belirsiz gibi lansolan, aşkolan, meşkolan bir is gormedim. Ilk printerimi almak icin bir yaz yaptigim 3 aylik hurda cam toplama isi bile daha itibarli mi neydi.. Insanlarin merakini celbedip uzerine konustuklari birsey oluyordu. Bugun ne acaip ki weble ugrasiyorum, isim budur, 96dan beri hasir nesirim dedigimde “aa ben de web sayfasi yapiyorum” diyorlar. Ya ben miknatis gibi surekli “sektorden” insanlara rastliyorum ya da gercekten herkes “webci” be abi. Tonla vakaya tanik olmusumdur ama en sonuncusu zaten bu tellendirmeyi yazilamama neden oldu. Aksam bir cocuk ne is yapiyorsun diye sorunca, ben alayli olmanin getirdigi elicekinirlikle “web, grafik, tasarim, site, sayfa and the heartbreakers” gibi kelimeleri siraladim. Der demez soyle bir cevap aldim:

“Aslinda insaat muhendisligi okudum. Kriz var biliyorsun, bos oturmiyim diye, web sayfasi, banner yapmaya basladim” dedi cocuk. Yani hastaneye gidip, doktorlara tedavi olup hatta bir sure gecirdigin rahatsizliga dair cok sey bilmeye basladiktan sonra kimsenin kendisine ben artik doktorum dedigini gormedim. Ama eli klavye tutan, mouse kullanan ve program install etmeyi beceren herkes grafiker, web tasarimcisi.. Coder olmaya bunlar yetmiyor tabi. O yuzden programcilar rahatlar. Gerci ne urettikleri mechul “coder”lar da var. Onlarin da bir cay alip, VisualBasic ekranina bakan yeni .net’ciler oldugunu dusunuyorum. “Acik” abicilerin alayi mental olarak zaten uretkendirler… Neyse velhasil ne guzel sektor bu sektor “herkeseeee ekmek var su var tarak var torba varrrr… gehhh emmoglu”… -

Herkes Evine

Kategori: 1 — atsiz @ 6:24 pm

Bu parca son bir kac mactir Ali Sami Yen Stadyumu’nda oynanan maclarda devre arasi calar.
dön artık çok uzatmadan
ne varsa kalbini kıran
çekinme bu buluşmadan
herkes evine

zoruma gidiyor bu acı
aşkının en güzel tarafı
anladım farklısın
sen gidince

tadımı bozuyor bu acı
özgür olmanın tasası
kesmedi beni ne boş
sen gidince

bu yüzden geç kalıp
yeterince üzülünce
sana ben
kalamadım

dön artık çok uzatmadan
ne varsa kalbini kıran
çekinme bu buluşmadan
herkes evine

WordPress.com'dan blog alın.