ATSIZ

Mayıs 24, 2009

Borç Toplumu

Kategori: 1 — atsiz @ 2:49 pm

Radikal’den Fatih Yaşlı’nın kaleminden…

Borçlanarak yaşamak, öteleyerek yaşamak anlamına gelir. Borç toplumunda her şey ötelenir. Bugün tüketilenin, bir anda tüketilenin bedeli gelecek aya, bir sonraki aya ötelenir. Kredi kartı borçları, minimum miktarı yatırılarak, gelecek aya ötelenir, o da olmazsa tüketici faizi çekilerek vade daha da uzatılır. Sadece bu da değil. Bir haftalık tatil için yılın 12 ayı taksit ödenir, bir yılbaşı gecesi eğlencesi sekiz taksite bölünür, bunun için gece gündüz köleler gibi çalışmak gerekir, borçlar bittiğinde ise bir sonraki tatil ya da yılbaşı gelmiştir çoktan. Her şeye yeniden başlamak gerekir.
Böylesi bir borç toplumunu simgeleyen belge nedir? Bu belge, “hesap ekstresi”nden başka bir şey olamaz elbette. Borç toplumunda kişi, hesap ekstresinde kendini görür. Çünkü ancak tüketim aracılığıyla kendini var edebilmekte, kendi olabilmekte, ancak bu şekilde “ötekilere”, o şatafatlı hayatın sahiplerine yaklaşabilmektedir. Borç toplumunda kişi, hesap ekstresi için yaşar ve hatta hesap ekstresi için ölür hale gelir. Çünkü ekstredeki her bir harcama kalemi, “iyi bir yaşam”ın göstergesi olarak değerlendirilir ve ödenmeyen borç ekstreleri yüzünden intiharı seçenlerin sayısı her geçen gün kabarır. Türkiye toplumuna, çağ atlatmış olduklarını söyleyenler eserleriyle övünebilirler artık. Bu toplumu bir “gösteri” ve “tüketim” toplumu haline getirmeyi başardıkları kadar, bir borç toplumu haline de getirmeyi başardılar çünkü.

Pascal Gibi Forvetin Olsun

Kategori: 1 — atsiz @ 2:16 pm

Pascal gibi forvetin olsun da varsın psikopat olsun, alemci olsun, tombalacı olsun. Duvara işesin, Danny Mills’e yumruk, Tomas’a kafa atsın; İsmail Güldüren’in ağzının içine tükürsün. Başkası yapmasın bunları, Pascal yapsın. Geçen Lig tv’de nostaljiye denk geldim. 5-1′lik Siirtspor maçı. Nouma’da yine her yol var. Alıyor, indiriyor, sürüyor, taşıyor; asist yapıyor, gol atıyor, verkaça giriyor. Hepsi başkaydı da futbolcu Pascal daha da başkaydı. Alpet reklamında oynamış, biraz daha zorlasa ağlatacaktı beni. ”N’apıyosun abi?” replikli tombala kısmı güldürmese araba camına iliştirilmiş hatıra gözü yaşartırdı belki be abi…

Youtube: Şimdi uzaklardasın….

Mayıs 21, 2009

Erkekler…

Kategori: 1 — atsiz @ 5:24 pm

Öznesi ölüm iken, ha intihar süsü verilmiş cinayet, ha cinayet süsü verilmiş intihar; ne farkeder? — Erkeklerin güçlülüğüne ilişkin çok yaygın kabuller var. Özellikle gönül işleri söz konusuysa hemen bütün kadınlar tektipleşmiş bir düşünceye ve reflekse sahiptirler: “Erkek değil mi, hepsi aynı!” Erkeklerin güçlülüğüne ve vurdumduymazlığına şaşmaz bir kesinlikle vurgu yapanlar, “kadınlar dehadan tümüyle yoksundurlar, aşkı ne hissetmeyi ne de anlatmayı becerirler. Portekiz mektupları‘nın(*) bir erkek tarafından yazıldığına dünyada her şey uğruna bahse girerim.” diyen J.J. Rousseau’yu ya da “gönül ilişkilerimde edindiğim tecrübe erkeklerin daha çok acı çektiği. Aslında bu acı karşılıklıdır. Kadının çektiği acı gerçektir ama erkeğin acısı fazladır” diyen Kafka’yı tamamen gözardı edebilirler mi acaba? Oysa ‘güçlü görünmek’ ile ‘güçlü olmak’ arasında çok fark var. Güçlü görünmek erkeğin doğasının bir dayatımı, içgüdüsel bir duruş. Çoğu kez erkek, ‘ne kadar da güçlü olduğu’ şeklindeki -bazen kendisinin de inandığı- yerleşik sanrının gözünün önünde yerle bir oluşunu seyreder, yaşadıklarıyla. Kalanı, hayatının dışarıdan nasıl göründüğü ile alakalı bir husus, bir teferruat. Görünüşe aldanmamalı. — (*) Lettres Portugaises ——————————————————————————–

Gardrop

Kategori: 1 — atsiz @ 5:15 pm

Kullanmadığım eşyalarımı ayırdık eşimle, iki koca valiz çıktı tam; iki koca valiz. Güya, bunları ihtiyacı olan birilerine vermeyi, onları mahcup etmemek için hiçbir şekilde yüzyüze gelmeden yapacak kadar ar sahibiyim. Alışverişten nefret etmeme rağmen bunca ‘eşya’yı biriktirirken ihtiyacım yok muydu asıl bu ‘ar’a? Sahteyiz, akıyor paçalarımızdan sahtelik. Kutsal(lar)ımız değil, onlara olan inançlarımız sahte. İdeallerimiz, amaçlarımız, ulvî hedeflerimiz, dünyaya verdiğimiz anlam, içimizi huşû ile dolduran manevî dinamiklerimiz.. Anlık, sıkıştığımızda rahatlatma işlevi gören değnek gibiler; ‘hayat gailesi’ içinde, metafizik ihtiyaçlarımız için kullanıp kullanıp bir kenera bırakılan değnekler.. “Hakikaten öyle ama yapamıyoruz azizim, ah, ah..” deyip deyip gıpta ediyor, öykünüyoruz inançlarımıza ve çizdiği modellere. Taammüden çaresizlik sinmiş üstümüze; manzarayı seyrederken, ya yeterince inanmadığımız ya da inandıklarımızı yapacak büzükten yoksun olduğumuz için suçu iradeye atıyoruz. Birbirimizle paslaşıyoruz, top çeviriyoruz sürekli. Bu yüzden idealist değiliz, bu yüzden aktivizm konforumuzu bozuyor. Ve bu yüzden teoride esip gürlerken pratikte ortalığı bok götürüyor. ——————————————————————————–

Sefalet

Kategori: 1 — atsiz @ 5:07 pm

Salih Memecan’ın DP-ANAP birleşmesi ile alakalı karikatürü hoş olmuş. Ama görünce ilk olarak o mezarın altında insanların yattığını düşündüm, bir kandırılmış hissiyatın yattığını. Ve bu can çekişen/ölmüş haliyle bile hâlâ kandırmaya devam eden bir ruh var ortada.

Babam anlatırdı, doğruluğunu yanlışlığını bilmiyorum. Fethullah Gülen cemaati daha henüz filizlenmemiş iken “Nurcular” olarak bilinen grup/lar başkaydı ve uzunca bir dönem Demirel’e hayli yakındılar.  O zamanlar, verilen destek karşılığı bakanlık sözü vermiş Demirel. Sonra kabine açıklanınca bakmışlar ki kendilerinden kimse yok, Demirel’in yanında almışlar soluğu.  “Hani bizden bakan olacaktı?” diye feverana başlarken daha, Demirel sözlerini kesmiş, “yahu ben varım ya..” diyerek. 

DP kongresinden sonra yine aklıma geldi bu hikaye ve çeşitli ‘Nurlu Süleyman’ türevleri.  Son seçimlerde Cindoruk’un oy kullandığı sandıktan DP’ye hiç oy çıkmamış ama aynı Cindoruk, Demirel’in desteği ile şimdi DP Genel Başkanı.

Şaşırtıcı gibi görünüyor bunlar ama değil.  Merkez sağın onyıllar süren sefaletine ilave iyi bir örnek sadece. Pek sevdiğim birisi değil ama Nihat Genç bir zaman bu sefaleti çok güzel analiz etmişti. Bulunup okunmalı.

Türkiye’deki tüm siyasal/fikrî akımların Kemalizm tarafından şekillendirildiği hep söylenir. İslamcısından, sosyalistine, solcusundan, sağcısına, Kürt-Türk milliyetçisinden, muhafazakârına kadar herkes nasiplenmiştir bu ideolojiden. Çünkü sistemin üretim bandından geçiyoruz, zihniyetin temel çekirdeğini bu oluşturuyor.

Ve bir siyaset bahçemiz var, garip garip meyvaların zuhur ettiği, kimilerinin vefat kimilerinin anka kuşu gibi yeniden doğduğu, solun sağa, sağın sola karıştığı, soldan olsun, sağdan olsun, İslamcı cenahtan olsun,  modernist aydınla(n/t)macıların cirit attığı ucube bir bahçe.

Yani sefalet sadece sağa özgü değil. Türk siyasetinin genel sefaleti bu. Hatta solun bazı fraksiyonlarının hali sağdan kat be kat daha berbat durumda. ‘Sistem solcusu’ Ergenekon avukatları bir yana, darbe mağduru bazı sosyalistler bile şimdiki darbecilerle iş pişiriyor. Kendilerini ’sol’ olarak tanımlayan Kürtçüler de  Kemalistlere “bizi dövmeyin, hep beraber muhafazakârları dövelim” dememiş miydi bir süre önce?

Muhafazakârlar ha keza. 80 darbesine ve ondan bir zaman sonraya kadar, her daim sopa yemiş cemaatler birbirlerine ağza alınmayacak sözler söylüyorlardı. Ayrıca hepsi birden diyanete cephe almışlardı, diyanet ise topyekün bunlara. Sonra hepsi birden sola, liberallere, Kürtlere, gayri müslimlere vs. Yeni yeni halden anlamalar başladı, çoğulculuk kabullenilir oldu. Aleviler hepsinden daha gerideler, bu kadar devlet odunu yiyip bu kadar ’sistemci’ bir başka grup yok.

Milliyetçiler zaten sisteme tam entegre olmuş, arada kazaya uğrayıp “biz içerdeyiz, fikrimiz iktidarda!?” durumuna düşseler de entegrasyondan şikayetçi değiller. Egemen sınıfın temsilcilerinin zaten farklı davranması beklenemez, onları doğal olarak geçiyoruz. Ne kalıyor geriye? İşte bahçemizin ürünleri.

Muhafazakâr kitle başta olmak üzere hemen her grupta ‘demokratikleşme ve özgürlükler’ bağlamında  iyileşmeler olsa da halen çok yetersiz. Küçük, turnusol işlevi gören hadiseler oluyor hemen tüm grupların (iki farklı uçta da olsa) ‘özde’ benzeri tepkiler verdiklerini görüyoruz. Her cenahtan bir kaç ‘üretim hatası’ makul olanı seslendiriyor ama ya kitleler nezdinde marjinal kalıyor ya da kakafoni sırasında sesleri duyulmuyor.

Tüm bunlar havzamızın kirliliğinin sonuçları. Ve ona yönelik bir temizlik yapılamıyor, korkunç bir direnç var. Normalleşme zorluğunun, bu sürecin çok yavaş işlemesinin ve sert direncin sebebi de bu kirliliğin ürünleri. Berbat, kırılması zor bir kısır döngü bu. Üzerimize giydirilen elbise artık dikiş tutmasa da, sistemin başarısı olarak görmek lazım bu kısa siyasal tarihi.

Konjonktürün de etkisi ile DP-ANAP hakkın rahmetine kavuşmuş olabilir ancak onların DA yeşerdiği havza ve onun ürünleri açısından bizim büyük problemimiz hâlâ ortada duruyor ve hiç de ölmüşe benzemiyor.

Mayıs 15, 2009

Sözde Ergenekon Davası Üzerine Can Alıcı Sorular

Kategori: 1 — atsiz @ 2:55 pm

Bu gün bu demokratik platformu bir zıt görüşe terk ediyorum müsadenizle. Şahsen ben yazarın görüşlerine katılmıyorum ama ben de Balbay’ın, Saylan-Haberal’ın darbe yapma hakkıını savunan yerli Voltaire’lerimiz gibi onun bu görüşleri ifade hakkını korumak için canımı veririm!

Buyurun:
***********************************
Sözde Ergenekon Davası üzerine can alıcı sorular!

Seçkin L. Vatansever*

Ergenekon adı altında yürütülen ve Deniz Baykal ve bizden hakimler sayesinde akibeti Susurluk’unki ile aynı olacak olan, sözde dava üzerinde konuşulması gereken en önemli hususlar aşağıdadır:

1. 70 küsur yaşında, çağdaş eğitim meleği, ülkemizde cüzzamla savaşın Florence Nightingale’i, kanserli Türkan Saylan annemizin evini tam 3 saat boyunca arama zulmü! Hangi savcı karar verdi? Erdoğan’ı tanıyor mu bu savcı? Ailesinde baş örtülü veya cumaya giden var mı? Sırada kim var? Muazzez İlmiye Çığ ninemiz?

2. Ülkemizde böbrek naklinin Albert Schweitzer’i bir o kadar çağdaş üniversite -hem de içinde ulusal TV kanalı barındıran cinsten- seçimlerde Akepe’yi layık olduğu yere göndermek için her türlü “p..tluğu” yapma emri veren, CB’lığını elinin tersi ile itecek kadar saygın, aydın Prof. Doç. Dr. extraordinaire Mehmet Baberal Hocamız’ı kim içeri aldı? Devam etmekte olan dava hakkında konuşmak bizim etiğmize yakışmaz ama kim yaptı ise bilsin ki Baykal’ın başbakanlığı döneminde hesabı sorulacaktır! Ferhat Sarıkaya ve Sacit Kayasu’nun kendisine selamı var. Duydun mu Zekeriya? Garanti Akepe ile gelen bir savcıdır. Atalarımız ne güzel buyurmuş: Akepe ile gelen APS ile gider!

3. Uğur Dündar’ın karısının Breziya’ya gittiği iftirasını kim attı Sayın Başbakan? Sorarım size!! Efendim, duyamadım? “Başbakan nerden bilsin iddianame ve onlarca klasör dolduran ifadelerde geçen her cümlede ne denildiğini” mi dediniz? Yemezler! Bu can alcı soruyu ben sormuyorum. Medyanın ennn saygın, güvenilir objektif bir enkırmeni de sordu defalarca! Adı dilimin ucunda. Evet hatırladım Uğur Dündar! (nerden mi biliyorum enn saygın, güvenilir vb olduğunu? Nerden olıcak, kendisi birkaç yüz defa ağzından kaçırdı da ordan). Ama esas önemli olan sizin eşiniz için “Brezilya’ya gitti” iftirası atılsa siz ne yapardınız sayın Başbakan? Hiç bizim medyada, siz, eşiniz, kızlarınızın “aile mahremiyetini” ihlal eden asparagaslar, müstehcen göndermeler yapıldığına, veya ne bileyim sizin, CB Gül’ün Yahudi olduğuna dair kitapların reklamının yapıldığına rastladınız mı? Peki hayatında bir kere dahi , tekrar ediyorum bir kere dahi, Brezilya’ya gitmemiş eşime “Brezilya’ya gitti” denilmesini nasıl sığdırıyorsunuz vicdanınıza? Konunun mana ve ehemmiyetine binaen Deniz Baykal CHP Meclis’te Brezilya Meselesi üzerine gensoru önergesi vermeli (niye olmasın “Haydar Baş’ın kaç eşi var” sorusuınun Meclis’te soru önergesi ile Başbakan’a sorulduğu ülke burası). Konu AIHM, AP, AI, HRW, BM, Lahey gündemine de taşınmalı, ayrıca Obama’ya bildirilmelidir (Washington’daki gururlarımız Soner Çağaptay ve Zeyno Baran bildirmediler ise).

4. Taraf Gazetesi’nin vicdan sahibi yazarı (Ece Temelkuran’ın Oya Abla’sı) nın da belirttiği gibi – tamam biz de darbe istemiyoruz ama- bu soruşturma yürütülür iken hukukun altın prensibi olan bu kime yarar sorusu sorulmalıdır. Eğer bundan dünyanın her tarafında okullar açan (!) rakip ideoloji F-tipi Cemaat ve benzerleri karlı çıkar ise cephanelik kazıları, ölüm kuyularında ceset aramalar, darbe şemaları, ses kayıtları ortaya çıkarma, ÇYD, ÇEV, ADD, Kuvayı Milliye gibi çağdaş kuruluşlar sorgulamaları derhal durdurulmalıdır.

5. Bir medya mensubu Ergenekon’culuktan, darbecilikten, fişlemeden falan sorgulanıyorsa, önce çalıştığı medya grubundan önemli birine telefon açılıp “bu kişinin Ergenekon’la alakası var mı yok mu” diye sorulmalı. Ahmet Altan masumiyet kriteri olarak ta bilinir bu hukuk literatüründe. O sormuş Sedat Ergin’e . O da yok demiş. Böylece Doğan Medya Yönetim Kurulu üyesi Tijen Mergen beraat etti! Ben de bu gün İlhan Selçuk’a telefon açtım “Mustafa Balbay’ın Ergenekon’la ilgisi veya alakası var mı” diye sormak için ama telefon meşguldü. Bu da demektir ki Sevgili Mustafa Balbay biraz daha içerde kalacak.

6. Ergenekon soruşturması ve damar tıkanması.

Turp gibi aydınların damarları bir günde tıkanır ve hemen GATA veya diğer bir güvenilir sağlık kurumunda bizden doktorlar tarafından yoğun bakıma alınır. Komaya girerler fakat komatoz halde dahi medyaya gerçekleri ulaştıracak ve bu vatanı sevmekten başka suçları olmadığı Yüce Divan’lardan zaman aşımı ile kurtulmak sureti ile ispat edilmiş eski ve yeni siyasiler, organize iş adamları, paşaları kabul etmekten geri durmazlar.

Esas bunları sorgulasın yandaş medya.! Kim tıkıyor Eruygur, Tolon, Ersöz, Selçuk’un damarlarını? Kim Saylan Hocamızı kanser etti? Bedrettin Dalan niye iyileşmedi hem de kendi seçkin üniverstesi değil ABD’de tedavi görmesine rağmen?

Yok, darbe yapmak insan hakkı mıdır, demokratik ülkelerde askerin yeri nedir, medyanın yeri nedir, sivil toplum nedir ne yapar, üniversite kampuslarında cephanelikler ne arıyor, “saygın kimseler” darbeye teşebbüs ettiğnde hukuk nasıl işler, faili meçhulleri ne yapacağız gibi suni gündem ile hedef saptırmak, kendine demokratlık yapmak yerine esas bunlara odaklansınlar!

Bu ülkeyi sokata bulmadık. Baldırı çıplaklara bırakmayız!
Bu böyle biline!

* Düşünür, yazar, kanaat önderi.

Ergenekon gene Menderes’in mirasına talip

Kategori: 1 — atsiz @ 2:43 pm

cindoruk-2Yassıada’da Menderes’in avukatı olduğuna fakir dâhil pek çoğumuzu inandırmıştı. Bir yazımda bu şimdi yalan olduğu anlaşılan bilgiye dayanarak “herhalde Yassıada’dan Stockholm sendromu ile çıkmış” demiş idim. Zira çizdiği karakter portresi kuzeni Küfürbaz Emin’inkinde ve karısı, Danıştay Saldırısı akabinde “dinciler yaptı” senaryosu gereği yalancı şahitlik yapan, Kadınlar Günü konuşmasında “Çocukluğumda ezan Türkçe okunurdu.. sonra o pis ses ile Arapça okunmaya başlandı.. bunlar asılınca halk mutluluk duydu” diyen Tansel Çölaşan’ınkinden ancak üslup olarak farklı idi. Her dönemde rantçı, vurguncu, vesayetçi, komplocu, entrikacı menfaatlerin savunucusu olmuş idi. 28 Şubat’ta Sülü ve darbecilerle el ele verip batırdığı Parti’nin şimdi genç, dürüst, dinamik ve tüm söylemleri ile demokrat bir lider, Süleyman Soylu, öncülüğünde adına yakışır bir hüviyete büründüğünü görünce gene bir 28 Şubat manevrası daha çekmeye soyunmuş. Parti’nin “genç kana” ihtiyacı varmış! Her zamanın en genci Demirel geri planda kalmayı yeğlemiş olacak.

Daha 1.5 ay önceki mahalli seçimlerde, kayıtlı olduğu ve bu gün de Ergenekoncu cephe adına liderliğine talip olduğu partiye ne kendisinin ne ailesinden bir tek kişinin oy verdiği ortaya çıkınca, “oyum benimle Tanrı arasında” demiş ama arkadaşlarının oyları için böylesi bir gizlilik kuralı yokmuş ki seçimlerde “birçok arkadaşın” Murat Karayalçın ve Kemal Kılıçdaroğlu’ya oy kullandığını da itiraf etmiş. Aklıma gene “her gece Tanrı ile konuşurum” diyen Busht’a “senin konuştuğun Şeytan” diye adamım Hugo Chavez geldi. Bu da her gece Sülü ile konuşur. Onun sandığından da DYP’ye tek oy çıkmamış. Ah ne şok!

Bazı gazetelerde okuduklarıma bakılır ise kazanma şansı bayağı yüksek imiş. Bu ülkemiz adına çok üzücü ama şaşırtıcı değil malesef. Pek çok insan için Ergenekon’a taraf olmak Ak Parti’ye karşı olmak kadar basit bir ahlaki seçim. Bu zihin yapısının tezahürlerini günlük yaşamda sık sık şahit oluyorum. Bakınız futbol sahalarına. Kendi takımının kazanması için karşısındakini yok etmeye hazır bir seyirci kitlesi var. Geçenlerde bir futbol maçı seyrettim kahvehanede. Her iki takım taraftarı da hakem bir taç kararını rakibe verse bile hakemin satılmışlığından başlıyor ve küfürle devam ediyor idi. Dün bir TV kanalında bir spor yorumcusu söyledi. Bazıları “niye Gaziantep maçı Sivas’a vermedi” diye kızgın imiş bazıları da “Fener hiçbir iddiası olmadığı halde niye maça asıldı” diye.

Evet, birilerini bizden veya bizim menfaatimize sandığımızda ahlaki kaygıları bir kenara bırakma, nalıncı keseri ile kendimizden tarafa yontmaya meyyal bir toplumuz. Ermeni soykırımına da, Kürt Meselesine de Ergenekon’a da demokrasiye de futbola da yaklaşımımız bu. Bir kamuoyu anketine göre Ergenekon davasına karşı çıkanlar yüzde 40 civarında imiş. Kendimize ait, kendimize yakın ve kendi menfaatimize gördüğümüzün üste çıkması için her yolu caiz gören bir ahlaktır Ergenekon’un anası. Bu marazi ruhun uç noktasını Mardin’in Bilge köyünde gördük. Amcasına, dayısına, halasına karşı babasının kazanması, o tetikçiler için gayet rasyonel hatta kutsal bir dava idi.

Şahsen Einstein’ın “kızamık gibi bir çocukluk hasatlığı” dediği milliyetçiliği daha da tehlikeli bir hastalık olarak görmemin nedeni de burada yatıyor. İki komşu arasındaki kavgaya adil olarak yaklaşabilen insanların kendi yakınları kavganın tarafı olduğunda hak, hukuk adalet duyguları uçup gidiveriyor bir anda.

İşte bu ahlaktır son seçimlerde Ergenekon’un avukatlarına oy artışını sağlayan ve bu gün bir çok siyasi gözlemciye “Cindoruk alır” dedirten. Bilmiyorum alır mı almaz mı. Kanaatimce fazla önemli de değil. Son seçimde oyunu AK Parti’ye vermiş biri olarak (aha büyük sırrı ifşa ettim!) bundan mutluluk duymam için sebep te var. Zira bir Ergenekoncu DYP ancak Ergenekoncu oylara talip olacak, yani demokrat oyları AK Parti’ye iade edecek. Ergenekoncu oy gelecekse ya Ergenekon’un avukatından ya üç maymunu oynayan Parti’den gelecek. Ama insanların hür iradeleri ile antidemokratik, gayrimeşru, ülkenin manevi değerlerine savaş halinde ve süfli emeller için her süfli vasıtayı caiz gören birilerine destek vermesi, eski komünist yeni demokrat Nabi Yağcı gibi fakire de dehşet veriyor!

Not: Başlıktaki “gene” ifadesinin mansını anlamayanlar için açıklama:

1960 ‘ın Darbesi’nin içerde ve dışardaki mimarları Menderes’in mirasını Inönü’ye teslim etmemlerinin mümkün olmadığını bildikleri için Demokrat Parti tabanını cezbedecek bir alternatif olarak Morrison Süleyman’ı icad ettiler.

Bu siyesti tanzim geleneğini daha sonra defalarca tekrarlandı. Turan Feyzioğlu’nun Güven Partisi’nden, Netekim Paşa’nın Tutgut Sunalp Paşa’ya kurdurduğu adını kimsenin hatırlamadığı parti, Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi, Cindoruk’un DTP’si , İsmail Cem Ipekçi’nin Yeni Türkiye Partisi’ne ve 367-nin siyam ikizleri Mehmet Ağar-Erkan Mumcu bir ameliyatla tekrar birleştirilmesine kadar vesayet düzeninin yaratıklarından sonuncusu olmasındandır bu Cindoruk isminin tedavüle sürülmesi için “gene” demem. Şimdi bir de Abdullatif Şener ile bir “hareket” daha fırına verilmiş durumda. “Alışmış kudurmuştan beterdir” ve “yenilen pehlivan güreşe doymazmış” sözleri akla geliyor ama daha güzelini Akif söylemiş:

Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi ?”

Mardin Katliamı:Gayet insani bir vakıa

Kategori: 1 — atsiz @ 2:25 pm

On  gündür bu, fakir gibi artık insanlıktan ümidini kesmiş olanların dahi tahayyülde zorlandığı vakıa karşısında konuşmak ve susmak arasında gel-gitler yaşadım. Aklıma gelen kelimelerin çoğu söylendi, “sözün bittiği yer” klişesi dahil.

Geçimlerini bol keseden ahkam kesmekle kazananlar tabii ki “doğru teşhis koyduğumdan eminmiyim? Ya da yanılıyorsam? Ya da ağzımdan çıkan kelimeler hiçbir hayıra vesile olmayacaksa” gibi fuzuli kaygıların kendilerini frenlemesine müsaade etmediler. Niye etsinler ki? Hem yazdığınız, zikrettiğiniz her kelime için birileri size para veriyor, hem elinizde sevmediğiniz kişiler, taraflara gol atma fırsatınız var hem de kestiğiniz her ahkam ile artık memleketin duayen köşe kadısı, kanaat önderi, saygın kişisi vs olma hayalinize bir adım daha yaklaşıyorsunuz. Fikrin sorumluluğu dediğin 0 kilometreden 100 kilometreye kaç saniyede çıkar?

Kahverengiburunlubeyazkaptan en çok mezar taşlarından birinin altına sıkışmış olan gazete kağıdında kendi yazdığı bir yazının görünmesinin “İlahi manasını” etkileyici bulmuş. Yazı konusu narsisizm, hedonizm falan imiş ama olsun onun yazsının bulunduğu gazetenin bir mezar taşı civarında bulunmasında mutlaka bir hikmet varmış.

Ali Bulaç Mardinli imiş. O civarı iyi bilirmiş. Orda böyle şeyler kesin olmazmış. O zaman bu işte başka bir iş olmak zorunda imiş.

Tabii ki ucuz “punster” (kelime bozarak komik gönderme artizleri) bilgeleri koro halinde “törerizm” diyerek meseleyi çözmüşler!

“Taraf olmak düşünmek değildir” gastecileri ise tam beklediğim gibi yayın toplantısında “grup kararı” almışlar. Koro halinde “ne yapılıp yapılacak bundan ne Kürt siyasetlerine, ne PKK’ya ne siyasi kanadına halel getirecek bir anlam çıkarılmayacak” fikri üzerinde birleşmişler. Yazarlarının önemli bir kısmı zaten bölgeden imiş. İlk gün, o bölge için artık kelime PKK terörü ile özdeşleştiği için “PKK terörü değil” mealinde “terör değil” diyen İçişleri Bakanı’na şamar gibi cevap mahiyetinde “Terör: 45 ölü” diye topu doksana takmış! Aynı gün “PKK değil, husumet yok, töre değil öyleyse ne” kritik sorusu ile bizleri derin komplo teorilerine hazırlamışlar. Ertesi gün ise gerçek faili bulmuş kimi Latince (meo voto), kimi ikame edilen vicdanın sesi ile, kimi zihin oyunları ile: Koruculuk sistemi imiş sorumlu. O silahları koruculara bizim devlet vermedi mi? Verdi. O zaman Pervin Buldan, Emine Ayna, Sırrı Sakık et al. “siz suçlusunuz” dediklerinde haksız mı sorarım size ey millet-i hakime ve onların devleti?

Orijinal değil Yasemin Hanım. Daha önce birkaç yüz defa sormuştunuz gene koro halinde benzeri soruları. Koruculuk sistemini sorgulayanlara Hükümet’in bir çok üyesi de dahil, fakir de, ama “silahı devlet verdi” deyip meseleyi aydınlığa kavuşturma işini siz DTP’li dostlarınızla yapın. Hakikati arayanlar biraz daha derinlerde yüzerler müsadenizle.

Derdim Taraf’ın vicdani bilgelerine giydirmek değildi gene, Allah sizi inandırsın. Mazeretim var: Rakip takıma gol atmak için hiçbir fırsatı kaçırmayıp bunu da vicdanın sesi diye sunan opportunist demagoglara ve araştırma, bilgi edinme, halkı bilgilendirme yerine tarafgir görüş ve duygularını veri diye sunan medyacılara alerjim var. Daha iyisini bekliyorum en sık okuduğum gasteden.

“Sanki dindar medya daha mı ilerde” derseniz haklısınız. Mesela dün Kanal-7’de “Olay psikologları dahi şaşırttı!! Azzz sonra!!” başlığı geçince kulak kesildim. Şaşıran psikolog ise gerçekten şaşkın, cümle kurmaktan aciz, ama gayet trendy giyimli kuşamlı bir sarışın genç bayan idi. “Bence bu vahşetin nedeni terör.. çocukları dahi öldürdüklerine göre..” imiş. Psikologlar olmasa vahşetin terör olduğunu nerden bilecektik? Gerçekten şaşırtmış bu bacı dedim. Gidip konuda uzman görüşü sunmak saiki ile ona soran türbanlı muhabir bacı da.

Benim konu hakkındaki uzman görüşüm

Konu üzerinde 32(yaşımda ortaya çıktı bu arada)  yıllık çalışmalarıma dayanan uzman görüşüm aşağıdadır:

Gayet insani bir vakıa. Eşref-i mahlukat bunu hep yaptı Kabil ile Habil’den beri.. “Bu insanlık dışı” diyenlere cevaptır bu. Benzer tepkileri daha önce de vermiş idim. Hitler de insandı, Sharon da insan, Busht-the-Barbarian da, dün Afganistan ‘da bir köyü daha haritadan silen barış ve demokrasi distribütörleri de, Viet Nam’ın Mi Lai köyünü tüm nüfusunu katleden Hollywood’un kahraman Amerikalısı da, Hulagu da…

1951 civarında Filstin’in Deir Yasin köyünde katliam yapan Yahudi subaylardan biri komutan Ariel Sharon’a soruyor: Çok sayıda kadın var. Onları ne yapalım? Sharon’un cevabı:

Öldürün o oros…rı da. Terörist doğuramasınlar.

Aynı cümle Türkçü Üniter Devlet’in Bilge, Ali Bulaç’ın Zenkirt, Taraf Gastesi’nin Zanqırt Köyü’nde (hangisini seçtiğiniz kimliğnizi ele verir dikkatli olun) de duyulmuş. 1 -3 yaş arası bebeler, 6 tane hamile kadın varmış ölüler arasında. Büyüyüp sülalenin öbür kolunu güçlendirme tehlikesi bertaraf edilmiş bu şekilde. Tarlalar da bunlara kalmış.

İnsanlıklarında birleşiyor bu erkekler, Sharon, Veli Küçük, Karadziç, Pol Pot, Öcalan, JITEM, Ergenekoncular, Haluk Kırcı ve hatta muhtemelen kapı komşunuzla. Cumhuriyeti kuran partinin başkanının “ortalık karışırsa bir çatışma çıkarsa bir ümit var” diyen darbeder aydınların avukatlığını üstlendiği, sizin benim dostlarımız, komşu akrabalarımız, aile fertlerimizin de bunlara alkış tuttuğu ülke burası. Şeytan kaf dağının arkasında değil. Baykal zırh delen LAW silahına “bunda ne var, boru” diyerek, Başbuğ’un verdiği pas ile savcıları ters köşeye yatırmakla meşgul ise, 17 bin faili meçhulün olduğu, toprağı sıksan ceset, mayın ve “mühimmatın” fışkırdığı bölgede insanlar emmi oğlu, hala kızının başını çevirip ölmedi ise beynine Keleş ile iki el daha sıkacak kadar duyarsızlaşabilrmiş demek. Pskologa hacet yok.

Keleş dediğin ne sonuçta? O da devletin ve o da bir iğneli boru nihayetinde. Di mi Baykal?

Bosna soykırımını yapan katillerin, ve onlara kurbanları jurnalleyenlerin bir çokları da eski dostlar komşular hatta akrabalar imiş. DTP’liler son seçimlerle “Kürdistan’ın sınırlarını belirledik” dediler. Sanıyorum Mardin dost ve komşu Kürdistan sınırları içerisinde. 1978 katliamının yaşandığı Maraş hala Türkiye. PK sizden, Ergenekon Türklerden. Ama akrabasınız biribirinizle de yukarda saydığım şeytanın diğer aptal çocukları ile de. Kafatasınızın şekli de coğrafyanız da umurumda değil.

Süfli gayeler için her yolu caiz gören hayvan yoktur. Hayvan sadece yaşamak, türünü devam ettirmek için zorunlu olduğu nisbette öldürür. Yaradılış programlanmasına uygun olmayan hiçbir şeyi yapmaz. Ondandır ayı, eşek, köpek, sırtlan, çakal, hayvan gibi kelimeleri kullanmamaya çalışırım insanlara hakaret etmek istediğimde. Sadece “ırkçı domuz” ifadesini kullandığım oldu. O da o güzel mahluktan nefretimden değil ABD’de ırkçı için yaygın ifade olduğu için mesajın ulaşmasını istedim.

Vahşet” kelimesi de yanlıştır kanaatimce. Her ne kadar hayvanlar aleminde benzeri vakıalar görülse de. Onlar masum yaratılmışlardır. Vahşi de kirli kelime değildir lisanımda.

Ondandır bu ancak insancadır demem. Eşref-i mahlukat hep yaptı, hep yapacak bunu. Bir dostun sitesinde “utopyanızı tanımlayın” gibi bir soru vardı. Cevabım mealen şöyle idi:

“İnsandan arınmış tabiat ve ben. Hatta ben de olmasam da olur”

Bu gün de aynı hissiyattayım.

Bir başka Fatih Terim:Louis Van Gaal..!

Kategori: 1 — atsiz @ 2:15 pm

Bir sonraki secimlerinizi bir önceki tecrübeleriniz tayin eder gercegi burada da ayni sekilde kendisini gösteriyor. Bayern Münih, aslinda Van Gaal yerine kendi degeri olan Mehmet Scholl’ü düsünüyordu, Beckenbauer’in bir mac ortasinda canli yayindaki söyleminden bunu gördük ve fakat genc ve tecrübesiz teknik adamin zararindan sonra bunun tam aksine dogru yönelmek durumunda kaldilar.. Klinsmann’in en önemli eksikligi bana göre de taktiksel acilimlarin yetersizligi ve tecrübe eksikligiydi. Bu acidan Taktiksel bir deha ve ayni zamanda tecrübeli bir teknik adam arayisinin sonucunda Van Gaal isminde karar kildilar..

Nasil bir teknik adamdir Van Gaal ?

Fatih Terim teknik adamligi icin “motivasyon” neyse Van Gaal icin de “Taktik” odur. Cok büyük farktir temelde ama toplamda benzesirler..

O Taktik uzmanidir. Her maca göre bir taktik belirler Van Gaal.. Isin sirri onun icin ayrintilardadir hep ve bu yüzden Barca zamaninda elinde not defteri olan bir adami saha kenarinda sürekli not tutar sekilde görmüssünüzdür. Alkmaar’dan yaninda getirdigi en önemli isim video analizcisidir. zira sahada olup biten her ayrinti Van Gaal icin macin sonucundan da önemlidir..

11 yil gibi uzunca bir süre Pedagoji egitimi görüp spor ögretmenligi yapmasindan dolayi oyuncularla nasil anlasacagini Hitzfeld gibi “bir anlamda” cok iyi bilir. Van Bommel ondan sikayet eden tek bir oyuncunun olmadigini söyler. O böyle söyler ama Van Gaal altinda calisan her yildiz oyuncu sorun yasayacaktir. Rivaldo kavgasi iyi bir örnektir. Ajax’ta Leo Beenhaker sonrasi yasadigi muazzam basarilarinin temelinde Ajax kadrosunun onun kati disipline sorunsuz itaat edecek genc oyunculardan kurulu olmasi yatar.. Yildizlardan uzak bir yasam.. Kluivert’lar,Overmars’lar, De Boer kardesler filan hepsi genc yildiz adayiydi.. Hiddink gibi kendisine güveni sonsuz ve sahada sözünü sonuna kadar dinleyebilecegi oyuncularin olmasini ister.. Teknik adamin bire bir sözlük anlami karsiligidir aslinda.. Van Gaal, Trapattoni gibi taktik üzerine cok fazla egilir ve yildiz oyuncularin o serbestligini kisitlar. kayda deger ayrinti her oyuncunun sahada ne yapmasi gerektigini ayrintilariyla mac öncesi belirler, kendi basina buyruk takilmak bu hocanin en nefret ettigi davranis bicimidir. Video Analizi önemli yer tutar ve bu sadece rakip takim maclarini kapsamiyor.. Siki bir Katolik egitimden gecmistir kendisi ve bunun etkilerini her zaman onun yönetiminde görebilirsiniz. Cok siki bir disiplin ister. Yeni gelen oyunculara psikolojik test yaptirir ve hakkinda her seyi bilmek ister.. Futbolcular her hafta kendi fizik durumlarini belirlenmesi icin soru kutucuklarini doldurmak zorundadir. Oyuncularin özel yasamina da gözünü diker.. Oyuncularla her kosula ragmen anlasmasi gibi bir tanim olamaz. Önem verdiginiz kriterler nelerdir ? Misal Van Gaal icin oyuncusunun dogum gününü unutmak ya da unutmamak cok önemli bir detaydir.. Disiplin ve Saygi ile onu tanimliyorlar ama ben yine de onun icin tek bir kelimeden olusan tanim getirseydim “ayrinti” derdim.. Ayrintilar, o kucuk ayrintilar onu basariya götüren en önemli “ayrinti” dir..

Büyük liglerdeki tek ve basarili deneyimi Barcelona klubundeki ilk dönemidir, ikinci dönemi cok da uzun olmamistir zaten.

Hem ispanyol ve ayni zamanda Hollanda medyasi ile anlasamamistir ve oldukca mesafeli bir tutum izlemistir basina karsi. Cok baska yerde de üzerinde durdugumuz gibi medyada arkadasi olmayanin yaptigi basarilar yoksanir ki Barcadaki sonunu hazirlayan etkenlerden birisi onun medyaya karsi bu kati tutumudur derler.. Calistigi üc yil icerisinde iki La Liga, Ispanya Kral Kupasi ve UEFA Super kupa bulunurdu ki kovuldugu yilin sonunda ligi ikinci bitirmis, Sampiyonlar Liginde de yari finalde elenmistir. Onun Barca kariyeri ve yaptiklari aslinda güzel bir yaz tatilini hakeder iken Barca yönetimi teknik adamin isine 2000 yilinda son vermistir.. Lincoln futbolunu görünmez kilan etkenler aslinda burada Van Gaal icin de gecerlidir. Basin.. Üc yilda iki sampiyonluk ve son yil ikincilik.. Bu basarili döneme ragmen Barcalilar tarafindan pek de sevilmemistir. Eger ikinci kez barcada görev aldiysa bu gecmisteki basarilarindan ziyade barcada “Kubala” gibi “kurtarici” olmasindan dolayi cok baska bakilan, ilah olarak belirlenmis Cruyff’un yani “el salvador” un onu tavsiye etmesinden kaynaklidir.. Sevilmemesinin nedenleri Ajax’ta basardiklarinin onu diktatör konumuna getirecek kisilik dönüsümünü saglamasi yatar, kibirlidir ve bu acidan ben Terim’e benzetirim aslinda..

Barca bildiginiz üzere cok baska degerleri olan katalan bir ekiptir ve yaklasik 8 tane Hollandali oyuncu takima onun döneminde katilmistir. Bu kimlige bir tecavüz olarak algilanmisitir o yillarda.. Basari katalanlardan ziyade teknik adamina kadar yansiyan hollandalilara gecmistir ki önemli bir ayrintidir.. 8 farkli milletten oyuncu olmasi baskadir sekiz tane hollandali futbolcu ve teknik adamin basarisinin kimliksel acilimi cok baskadir..

Biraz basa dönelim ve kisa bir özet gecelim.

1986′da Leo Beenhaker’in yardimcisi olur Ajax takiminda ve 1991 yilinda sürpriz bir kararla takimin basina gecer. 1997 yilina kadar Ajax ile kazandigi basarilar muazzamdir, inanilmazdir.

Ajax ile;

Üc kez Hollanda Ligi Sampiyonlugu
Hollanda ligi kupasi
Hollanda Süper Kupasi
UEFA kupasi(1992)
Sampiyonlar Ligi Sampiyonlugu(1995)
Avrupa Süper Kupasi
Kitalar arasi Sampiyonlugu
1996 Sampiyonlar Ligi Finali(Juventus’a karsi kaybetmistir)

Bu beklenmedik bir basaridir ve Terim gibi onun kölesi olmustur.

Artik o kendisine inanilmaz güveniyordur, öyle ya o basarilari baska türlü nasil kazanir bir insan ? Kibir dogmustur.. Kabaca 4-4-3 sistemi elestirilse de o kendisine tek bir laf ettirmeme cabasindadir. Artik elestiri kabul etmez bir adamin yarattigi antipati de Barcelona semahlarinda görülmektedir.. Hollanda basini Van Gaal’i profesyonel yardim/psikolojik destek almasi konusunda uyari dahi ceker, tanidik geliyor mu size bu yaklasim ?

Yukarida bahsedilen basarilara ragmen seveni cok azdir, yine Terim gibi.. Barca onu kovar, Hollanda milli takimi ona kapilarini acar.. Basarisiz dönemi baslar artik.. Alkmaar’a gelesiye kadar yerlerde sürünmüstür.. Ne bir kupasi ne de bir basarisi vardir. Yine de o Barcadan kovulurken söyle der..

“Ben alti yilda Ajax takiminda, Barcelonanin yüz yilda kazandigindan fazla basari/kupa kazandim”

Kibiri görüyor musunuz ?

Terimden bir farki yoktur Van Gaal’in. Onca basariya ragmen yeni kusak ona Terime oldugu gibi sirtini dönmüstür,bu kusagin teknik adamlarindan Rijkaard, Van Basten gibi isimler onun yetkinligini kabul etseler de yeni bir dönemden ve devrimden bahsederler, Van Gaal’i da maziye gömerler yorumlarinda.. Burasi bana göre cok fazla önemlidir.. Yasadigi muazzam basarilara ragmen sürekli elestirilmesini saglayan kibiri ona yine yardim elini uzatmistir aslinda.. Kendisini tekrardan ispatlama ihtiyacini hissetmistir yeni kusaklara.. Terimden farkini da bu sekilde ortaya koymustur zira degisim göstermistir her bakimdan…

Artik o cok elestirilen teknik adam bir süre sonra hicbir sekilde vazgecmedigi ve bütün basarilarina temel olusturmus 4-4-3 yerine Alkmaar’da 4-4-2 oynatmaya baslamis, basarilarindan dolayi basariyi getiren formüllerin onu esir aldiginin farkina varip yeniliklere kucak acmistir ve yillar sonra muhtesem bir geridönüs yasamistir.. Dönüsüm aslinda her alanda gerceklesmistir..

Arda Turan, büyük basarilar yasayan Hakan Sükür ve Fatih Terim kadar elestirilmedikce dogru yola girmeyecek, kendisini sikintiya sokmaya göze almayacaktir ve o ilk yillarinda oynadigi maclarin gölgesinde Galatasarayliligiyla siyrilacaktir isin icerisinden demistik burada..  Ayni durum burada da gecerlidir. Hirs ister saha disi ister saha ici olsun, elestirilmedikce bulasmiyor futbolculara ve teknik adamlara.. Özelikle basarinin sonucunda vazgecemedigi dogrulari varsa bir insanin..  Van Gaal muazzam basarilari sonrasi ayni sekilde muazzam bir cöküs de yasamistir..Su kiyasi yapmak durumundayiz. Van Gaal’in Ajax ve Barcelona ile yasadigi muazzam basarilar, Terim’in Galatasaray ve Milan teknik direktörlügünden fazladir. Lakin yasanilanlardan sonra van Gaal o ülkede Alkmaar gibi ücüncü büyük olarak dahi anilmayan bir takimin basina gecip basari yakalamaya zorunlu kiliniyorsa bu Terim icin de gecerli olmasi gerekir.. Elemeler sonrasi ister yunan liginden bir takima isterse de Bursaspor,Genclerbirligi gibi cok baska takima gidip tekrardan baslamalidir futbola..

Onun taktiksel deha oldugunun herkes farkindadir. Lakin kendisini basariya götüren yolun esiri olmamak cok da kolay degildir. Terim’in 37 yasina kadar Hakan Sükür’e sarilmasinin tek nedeni taktiksel acilimsizligi degil ayni zamanda o hamlesiyle yakaladigi basarilarinin bilincaltinda esiri olmasidir.. Terim Hakan Sükür’ü, Van Gaal’in 4-4-3 sisteminin icerisindeki bagimliliklari özdestir temelde.

9 yil sonra Van Gaal Alkmaar ile Sampiyonluk yasamis ve simdi Louis Van Gaal.2.0 versyionu ile Bayern Münihin basindadir ve ben inaniyorum ki basarili olacaktir bu adam.. O cöküsü ve gecis dönemini yasamistir.. Trapattoni misal bu degisimi gerceklestirememis ve her seferinde tökezlemesine ragmen sucu hep kendisinin disinda bir yerde aramanin zararindan dönmüstür..

Son olarak Van Gaal’in Ajax’taki basarilari, Trapattoni’nin üc ayri avrupa kupasi basarisi ve Terim’in Milli takim, Galatasaray, Milan Teknik Direktörlügü basarilari.. Bu insanlarin kibirleri onlari basari sonrasi Alkmaar’a, Salzburg’a götürmüstür ve Terim de bu yola girmeye aslinda zorunludur.. Degisimi yani sizi basariya götüren yolun esiri olmamayi basarabiliyorsaniz elbette Alkmaar basarisi ve Bayern Teknik adamligi sizi bekler.. Bir deha, bir yetenek, bir yetkinlikten kimsenin süphesi yoktur lakin is bununla bitmiyor, bitmemelidir..

Mayıs 1, 2009

Deli Gibi

Kategori: 1 — atsiz @ 10:55 am

Bu  sabah erkenden kalkıyorum, gazete bayisine ulaşıyor ve üç-beş adet Beşiktaş Dergisi talep ediyorum.Birini kendime alıyorum, diğerlerini hediye ediyorum.Ama şartım var, bu poster duvara asılacak.Günün anlam ve önemine de uygundur, ”1 Mayıs Emek Bayramı” İbrahim Üzülmez’in de bayramıdır.Bu ayki dergide güzel şeyler var.Resmi sitede Mustafa Denizli’nın kızlarıyla yapılan röportajının fotograflarını gördüm.İlk başta röportaj için Dolmabahçe Sarayı’na gidildi sandım, meğer Denizli’nin eviymiş.Neyse, bu vesileyle İbrahim Üzülmez’e bir teklif yapayım.Teklifim şu ki, ben posterini odamın duvarına asayım, sen de pazar günü hayatının maçını oyna.Anlaştık mı hepimizin Deli’si?Duvara asmasanız da alın, saklayın.Hiç olmazsa gün gelir nostalji olur; biz akıllıydık da ne oldu, dersiniz.

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.