Ama sanırım ortada sadece ne dediğini bilmeyen bir siyasetçi ile açıklanamayacak, daha yapısal bir sorun var. Bilhassa yeni CHP imajının silikleşmesi ile daha da belirginleşen ve benim Baykal tarzı siyaset olarak nitelendirdiğim bu eğilim, seçim zamanı sıklıkla ve korkuyla zikredilen kutuplaşmanın da temel nedenlerinden birisi.
Son olarak Dersim tartışmalarında bu tarz siyasetin izlerini gördük. Hikâye malumunuz; Kılıçdaroğlu önce Dersim’de bir şey olmadı dedi, Aygün’ün açıklamalarından sonra Başbakan’dan özür dilemesini istedi. Başbakan özür dileyince Kılıçdaroğlu taktik değiştirdi; ona göre devlet işlememiş olduğu suç için tazminat ödemeliydi. Buna benzer bir tutarsızlığa Kürt sorununda da imza atmıştı anamuhalefet lideri. Hükümetin Kürt politikasını bir gün aşırı özgürlükçü, bir gün aşırı otoriter buldu. Nihayet bu tutarsız duruş neticesinde eski akademisyen, yeni vekil Binnaz Toprak “Partimizin Kürt sorunundaki siyaseti nedir, anlamıyorum.” itirazında bulundu. Binnaz Hanım, politikalarını anlamamakta haklıydı. Kılıçdaroğlu, siyaseti, siyaset bilimi kitaplarındaki kurallara göre oynamıyor, kendini Baykal usulü siyasetin tutarsız, komik ama güvenli kollarına bırakıyordu.
Peki nedir bu Baykal usulü siyaset? Kısaca, Siyaset à la Baykal, herhangi bir ideoloji ya da tutarlı düşünce sistemi benimsemek yerine partisini rakip siyasî partinin tam karşısında konumlandırmaktır. CHP’nin Türkiye’nin kurucu partisi olduğu düşünülürse bu durumda karşıdaki parti marjinal olmaya zorlanacak, olmazsa da ona marjinal imajı çizilecektir. Bu siyaseti daha detaylı anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum zira bahsettiğimiz siyaset son derece sığ bir mantığa dayanıyor. Ne yazık ki Baykal döneminde bu siyasetin tamamen benimsendiğini görüyoruz. 2003′te Irak için tezkerenin geçmemesi gerektiğini ve hükümetin Irak konusunda müdahil olmaması gerektiğini söyleyen Baykal daha sonra hükümeti Irak’a girmediği için eleştirmişti.
DEĞİŞ(E)MEYEN CHP SİYASETİ
Baykal, AK Parti’nin iktidarda olduğu süre boyunca “anti-AKP’cilik” olarak da tanımlayabileceğimiz bu siyaseti güttü. Bir öneriyi, kararı, yasayı iyi olduğu, faydalı olduğu için değil, AK Parti’nin isteklerine zıt olduğu için benimsedi. Baykal bu tarz siyasetin erdemli olmadığını da Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacağını da biliyordu. Ancak onun için asıl olan CHP’nin âli çıkarları idi. Öncelikli amaç yukarıda belirttiğim gibi AK Parti’yi marjinal kılmak ve onu legal veya illegal bir yolla devre dışı bırakmaktı. Ama bunu başaramasa da bu tarz siyaset ile kendi seçmenini her daim korumayı başaracaktı. CHP seçmeninde de bu mayanın tuttuğunu görüyoruz. Bir CHP’liye ne olduğunu sorsanız “AKP’li” olmadığını söyleyecektir. Böylece AK Parti’ye duyduğu nefret nedeniyle CHP’yi bırakamayacak bir grup seçmen garantilenmiştir. Benzer bir tutum, ne yazık ki, Kılıçdaroğlu’nca da benimsenmiş durumda. Baykal’dan öğrenmiş olduğu siyaseti -faydalarından haberdar olsa da olmasa da- kullanan Kılıçdaroğlu “anti-AKP”ciliği erdemli bir ideoloji gibi satmaya çabalamakta. Kılıçdaroğlu’nun Baykal’dan farkı bunu daha acemice yapması. Baykal’ın kendisiyle çelişirken bile –türban açılımını hatırlayın- gururlu, kendinden emin duruşu Kılıçdaroğlu’nda mevcut değil. İşin aslı Kılıçdaroğlu başkan olduğu ilk günlerde bu siyasetin dışına çıkma niyetinde gibi görünüyordu. Partisini “AK Parti’nin değili” olarak tanımlamak yerine siyaset ve proje üretmek arzusundaydı. Ancak AK Parti’nin ezici seçim başarısı, CHP’nin değişmesi zor karakteri, birçok farklı gruptan oluşan yapısı ve sicilindeki problemler Kılıçdaroğlu’nu kolay olana, Baykal tarzı siyaset yapmaya sürükledi.
Bazı okurlar bu tarz siyasetin CHP’nin genlerinde olduğunu düşünebilirler. Çok partili hayata geçildikten sonra İnönü’nün CHP’sinin imam hatip kurslarını başlatmasını veya ilk ilahiyat fakültesini açmasını buna örnek göstermeleri de mümkündür. Oysa İnönü döneminde yapılan kendisini Demokrat Parti’ye karşı konumlandırmak değil, halkın eğilimini okumaya çalışıp Demokrat Parti’den oy çalmaktı (1946 seçimlerindeki “çalma”yı kastetmiyorum). Siyaset işte bu amaca uygun olarak oluşturuluyordu. Şemsettin Günaltay’ın başbakanlığa getirilmesinde de aynı niyet vardı. Bu bağlamda İnönü döneminin siyasetini “anti-DP”cilik olmaktan ziyade oportünizm olarak tanımlayabiliriz. Ne İnönü, ne Ecevit, ne de Erdal İnönü’nün SHP’si Baykal veya Kılıçdaroğlu gibi sadece “anti-iktidar” eğilimli siyasetten medet ummuştur. Buradaki farkı açıklamada kullanılabilecek önemli bir neden İsmet İnönü’nün, Ecevit ve Erdal İnönü’nün iktidara gelme umuduna sahipken Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun iktidarı ihtimal dahilinde görmemeleri olabilir. (İsmet İnönü’nün umudunu sürdürdüğü dönemde CHP’nin siyasetini anti-DP’ciliğe indirgemediğini söyledik. İnönü’nün umudunu yitirince yaptıkları ise kuşkusuz Baykal tarzı siyaseti aratacak cinstendir.) Yeri gelmişken MHP’nin de birkaç istisna dışında anti-AKP’ci siyaseti benimsemediğini ifade etmeliyiz. Nitekim bu tercihleri (Cumhurbaşkanlığı seçimi, -kısmen de olsa- başörtüsü tartışmaları, milletvekili yemini vs.) nedeniyle CHP’liler tarafından AK Parti’nin değirmenine su taşımakla suçlanmışlardır. Bu tutum dahi CHP’lilerin muhalefeti, iktidara karşı olmaya eşitlediklerini gösteriyor.
Elbette herkes istediği tarz siyaseti benimseme hakkına sahiptir. Ancak bu seçimin Türkiye’ye verdiği zararları da düşünmeliyiz. Öncelikle, CHP’nin kendisini güvende hissetmesini sağlayan bu siyaset sistemi ciddi şekilde tıkamaktadır. Bir CHP’linin AK Parti iktidarı tarafından ikna edilme olasılığı neredeyse sıfırdır. Ne arsenikli su, ne belediyelerde yapılan yolsuzluklar, ne Dersim ve Kürt meselelerinde takınılan çelişkili tutum onları CHP’den soğutabilir. Ne de Batı’da Erdoğan hükümeti lehine yapılan yorumlar onlara inandırıcı gelecektir. Batı AK Parti’yi övüyorsa bu AK Parti’nin Batı’nın maşası olmasındandır; Batı AK Parti’yi yeriyorsa bu Batı’nın bile doğruyu gördüğünü gösterir. Her halükarda AK Parti kötüdür. Böylece CHP’li olmakla futbol taraftarı olmak arasında bir fark kalmamıştır. Bu durum uzun vadede iktidarın motivasyonunu da kıracaktır. Daha büyük tehlike ise siyasetin fanatizmle yürütülmesi sonucunda kutuplaşmanın artmasıdır. Unutulmamalı ki bir kutup çoğu zaman diğerini beraberinde getirir. Yani, Baykal tarzı siyaset, yakın gelecekte, AK Parti’nin ve seçmenlerinin kendilerini anti-CHP’li olarak görmesine neden olabilir. İşte asıl risk buradadır. Çoğu zaman isminden övgüyle bahsettiğimiz Demokrat Parti’nin bu hataya düşüp sırf CHP’yi zor durumda bırakmak için Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkardığını unutmayalım.
*Süleyman Şah Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi-ALPER BİLGİLİ