ATSIZ

Eylül 8, 2008

Türkiye’yi kim yönetemez…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:48 pm

Soruyu tersten sormakta büyük fayda olduğunu düşünüyorum. Demirel’in çok eski bir tabiriyle ‘neyin olabileceğini görmek için önce nelerin olamayacağını görmek lazım’.

Zaten Türkiye’yi hangi kadrolar daha iyi yönetebilir sorusuna kapsamlı bir cevap vermeden önce mutlaka yapılması gereken de kimlerin, hangi olaylar karşısında hangi pozisyonları alanların bu işe soyunmasının komik olduğunu iyi görmek gerekiyor.

‘Komik’ sıfatını kullanıyorum zira dünya büyük bir değişim sürecinden geçiyor, dünyanın her geçen gün daha da önemli bir parçası haline gelen Türkiye de bu değişimden payını alıyor ama birileri bu değişimi ya hiç anlamıyor ya da ucundan bir parça anlıyor ama işine gelmediği için anlamamazlıktan geliyor ama sonuç olarak ‘komik’ oluyor.

Gelelim çok basit, güncel konular üzerinden kimlerin Türkiye’yi yönetmesinin olanaksız, hatta fikrinin dahi komik olduğu meselesine;

1-70 milyon nüfuslu, milli geliri bir trilyon dolara doğru giden (kişi başına satın alma gücü paritesine göre on bin doların üzerinde) Türkiye’nin, nüfusu üç milyondan az, milli geliri beş milyar dolar, kişi başına geliri 1.6 bin dolar olan Ermenistan’la diplomatik ilişki kurulmasını, Cumhurbaşkanı’nın bir milli maç için Erivan’a gitmesini ulusal çıkarlara aykırı gören kafaların Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

2- Kıbrıs’da başlayan çözüm odaklı müzakere sürecine alternatif bir mantıklı çözüm önermeden karşı çıkanların Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

3-AB sürecini hiç anlamadan alternatif olarak içe kapanmacalığı ya da İran-Rusya-Çin eksenini gösterenlerin Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

4-Bugün için resmen suçlu olmasalar da çok ciddi suçlamalarla tutuklu olan iki orgenerali Genelkurmay’ın resmi ziyaretinden ümitlenenlerin, Ergenekon meselesiyle Danıştay cinayeti ilişkisini görmeyenlerin, görmek istemeyenlerin Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

5-AB’nin son Katılım Ortaklığı Belgesi’ni ve hazırlanan Ulusal Programı Türkiye’nin çağdaşlaşması için zorunlu görmeyenler ve bu konuda çaba göstermeyenlerin, destek vermeyenlerin Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

6-30 Ağustos törenlerinde komutanların hukuk dışı, demokrasi dışı, küresel gerçeklikle bağdaşmayan konuşmalarını alkışlayanların ve bu konuşmalardan medet umanların, bu konuşmaların artık fiiliyata dökülmesini isteyenlerin Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

7-Kamusal alanı bir özgürlük alanı olarak algılamayanların, saçma sapan yasaklar arasında önem hiyerarşisi koyarak bazı yasakları diğerlerinden daha az önemli ve üzerinde durulmaması gereken yasaklar olduğunu söyleyenlerin Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

8-Devletin (mesela hukuk ve Anayasa’nın) resmi ve değişmez bir ideolojisi olması gerektiğini söyleyenlerin Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

9-82 Anayasası’nın değişmesini istemeyenlerin Türkiye’yi yönetmesi olanaksızdır.

Peki tüm bu yanlışları ısrarla yapanlar Türkiye’yi yönetirlerse ne olur?

Türkiye KAVRUK bir ülke, yani kişi başına geliri değil ama işsizliği artan, yönetilenlerin çok büyük bölümünün mutsuz olduğu bir Türkiye olur.

Yukarıdaki listeyi uzatmak mümkün ama hem yerim uygun değil hem de dokuz konu bile yeterli.

Eser Karakaş/Star

Irkçıya kızılmaz,acınır!

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:44 pm

20080903_derin_dusunce_org_ikciya_kizilmaz.jpg Irkçılık bir düşünce değildir, saygı değil acıma ve şefkat gerektirir. Yaralı bir hayvanın saldırganlığı gibi bir refleks halidir. Yanan bir binanın 10cu katından kendini aşağıya atan insan “bu benim kararımdı, düşmeseydim inecektim” diyemez.

 

Oysa bu zavallı ırkçı  çocuklar övünüp durdukları ”şanlı” tarihimizin sadece “şanlı” kısımlarını öğrendiler. Daha doğrusu tarih dersi adı altında beyinleri yıkandı okullarda. Meselâ “kahraman” Türk ordusunun aslında devşirilmiş Hıristiyan çocuklardan oluştuğunu bilmezler. Osmanlı padişahlarının büyük bir kısmının annesinin Türk olMAdığını da. Ermeni asıllı Koca Sinan’sız tasavvur edemeyeceğimiz Osmanlı mimarisi ile gurur duyarlar da onun mezarının açılıp kafatasının ölçüldüğünü bilmezler. Türk Musikisi’nin yazılı notaya geçişinde Yahudi ve Ermeni bestekârların oynadığı rolden haberleri yoktur. Selçukluların da en büyük veziri, büyük reformcu Ebu Ali el-Hasan et-Tusi Nizamülmülk (خواجه نظام‌الملک طوسی) Türk değildir, hatta ihtimal Kürttür. Tıpkı Sokulluların Sırp kökenli bir aileden gelmesi gibi bütün “yabancı” kökenler aslında Türklerin dış ögeleri kolayca bünyelerine katabilen esnek devlet yapıları kurabildiğinin ıspatı değil midir? Türklerin kurdukları devletlerin kültür zenginliğine açık oldukları asırlarda ilerlemeleri, Türk milliyetçiliğinin güçlendiği 1900′lerde ise rezil ve sefil olmaları da aklı olanlar için büyük işarettir.

Irkçının ruh hâli

Dedik ya ırkçılık siyasî bir duruş, bir düşünce ve değerler manzumesi değildir. Bir ruh hâlidir. Kıskandığı kardeşlerini pencereden taşlayan çocuk gibidir ırkçı. Bilgiden yola çıkılarak varılmış bir tercihi ve siyasî projesi yoktur. Akıl ve mantıkla yapacağınız izahlara omuz silkecektir her seferinde. “Bana ne! Bana ne!”. Kulaklarını kapatıp annesinin nasihatlerini duymamamak için avazı çıktığı kadar bağırır: “istemiyoruuuum!” Aklın sesini bastırır nefsinin sesiyle.

Irkçı ne istediğini değil ne isteMEdiğini bilendir. Kürtler elektrik hırsızı(!), ermeniler vatan haini, yahudiler komplocudur(!). Irkçı baktığı her yerde iç düşman görür. Neyi yıkması gerektiğini bilir. Ama neyi inşa edeceğıni bilemez.

Hiç bir Kürtün, Ermeninin bulunmadığı yerlerde ırkçı uzun saçlılara, küpelilere saldırır. Olmadı Fenerbahçe/Glatasaray için ölür ve öldürür. Gittiği çay bahçesinde herkes onun kız kardeşine bakıyormuş gibi gelir, kavga çıkartır.

Onun için maçlarda “mezar taşımda Trabzonum yazacak” diye şarkı söyler. Kanı sarı-kırmızı akar ya da sarı lacivert. Herkes Beşiktaşlı olunca uymaz ona. Çarşı grubu olur. Ya da gruba girmez, öteki olur.

Irkçı nerede durur?

İnsan kendisiyle, geçmişiyle ve toplumla böyle sağlıksız bir ilişki kurarsa bu “kaynama noktasında” kalması imkânsızdır. Irkçı her geçen gün daha da ırkçı olmak isteyecektir. Asimilasyonu, köy boşaltmayı, işkenceyi hatta toplu imhayı, soykırımı gitgide benimseyecektir. Hatta ırkçı arkadaşlarını yeterince “sert” bulmayacak, onları liboşlukla, hümanistlikle suçlayacaktır. En vatansever kendisidir. Onun kadar kimse vatanını sevemez!

Irkçı aşırı yüksek hızla viraja giren bir araba gibidir. Yavaşlamadığı takdirde ya ölerek ya da öldürerek çıkacaktır o virajdan.

Bu keskin viraj 3 aşamalıdır:

  • 1) Kendine yalan söyleme (kanı ve soyuyla gurur duyma görüntüsündedir),
  • 2) Kendini korkutma (öteki nefreti görüntüsündedir),
  • 3) Eylem (vatan kurtarma görüntüsündedir).

Irkçı tedavi olur mu?

Genellikle olmaz. İçindeki saldırgalığı boşaltabileceği bir yer bulana kadar kazan kaynamaya devam edecektir. Ya katil olup hapse düşecek ya bir kavgada öldürülecektir. Onun bir sınıra ihtiyacı vardır. Bu sınırı şuralarda bulabilir:

  • a) Polis ve adalet sistemi,
  • b) Kendisinden daha iyi kavga eden bir “öteki”,
  • c) Bedeninin biyolojik sınırları (Alkol veya uyuşturucu koması gibi)

Irkçı eğer torpilli ise yani zengin, nüfuz sahibi bir ailenin çocuğu ise kanunî sınırlar ilk etapta önünden kaldırılır. Kırıp döktüğü sümen altı edilir. Aslında bu onun sınır arayışını daha da kamçılayacaktır. Meselâ kendisiyle cinsel ilişkiyi reddeden sevgilisine tecavüz edebilir. Ateşli bir silah edinebilir. Ya da saldırganlığın hedefi olarak kendini alır. İntihar edecek kadar delirmediyse hayatını mahvedecek bir seri karar alır ve uygular:

  • 1) Okulu bırakır,
  • 2) Çok sık iş değiştirir.

Ağzında hep aynı laf vardır: “Gidecem buralardan”. O hep bir gün gidecektir. Yeni sınırlara…

Irkçılık denen hastalığın tedavisi aslında mümkündür. Yaşamını o ana kadar anlamlandıran bağların zayıflaması ve fakat aynı süreçte yeni insanlarla yeni bağların  kurulması gerekir. Bu en iyi koşullarda 4-5 yıl sürer. Bu koşullar nelerdir?

  • Onu ırkçılığa iten ortamdan uzaklaşması: Evlenme, iş sebebiyle şehir değiştirmesi,
  • Irkçılığı körükleyen Hürriyet, Türk Solu gibi yayınlardan uzak durması,
  • Eşinden anlayış ve şefkat görmesi, çocuklarının okuldaki başarısı,
  • Yaptığı yeni işi sevmesi, bulunduğu ortamda sevilmesi, birey olarak saygı görmesi,
  • Psikolojik destek alarak geçmişiyle barışması. (Alkolik bir baba, işsizlik, sefalet, üvey anne… Geçmişinde yaralar bırakmış olan her neyse onları olduğu gibi kabul etmeye başlamak için)

Eminağaoğlu vakıası veya halkı askerliğe ısındırma fırsatı

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:18 pm

 

Bu ülkede vatanseverliklerini en fazla deklere edenler “ne mutlu Türküm diyene”,  “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” , “vatan için kursun atan da yiyen de.” hamasi sloganlarını en çok söyleyenler kimler?

 

Susurlukçular, Ergenekoncular ve “en güvenilir kurum”  mensupları değil mi?

 

Peki en çok askerden kaçanlar, askerliklerini paşa,  albay torpili ile 5 yıldızlı orduevlerinde yapanlar, kuradan görev yerleri şans eseri  hep en revaçta yerlere çıkanlar,  emekli olduklarında, darbe sonralarında emekli maaşları ile Boğaz’dan yalı sahibi olanlar, uyuturcu ticaretinden kaçakçılığa, kara para akamaya, cinayetlere, banka boşaltmaya, Bizanslılara parmak ısırtacak entrikalara akla gelebilecek ve gelmeyecek enva-i çeşit kirli ise bulaşanlar kimler?

 

Evet, bildik laik çağdaş ulusalcı-milliyetçi vatanı sevenler! “En hakiki mürşit ilimdir” poztivist sloganını düstur edindiğini söyleyenlerin, “Atatürk devrimlerine göre çalışan,  yani enerji vermeden enerji üreten” ERKE Dönercileri olduğu ülkede vatani sevmenin bu tarzda tecelli etmesini garipsememek gerek herhalde.

 

Sadede geleyim.

Biliyorsunuz bir sure önce DTP Genel Başkanı Nurettin Demirtaş’ın sahte rapor ile askerlikten kaçtığı belirlenmiş ve askere gönderilmiş idi. Simdi YARSAV (Yargıçlar ve Savcılar Birliği) Başkanı ve Yargıtay Bassavcı Yardımcısı Ömer Faruk  Eminağaoğlu hakkında aynı suçlama  var .  Tesadüfe bakin ki Ak Parti kapatma davasını Ergenekoncularla birlikte orkestre ettiği ifşa edilen bu şahıs son olarak Guardian gazetesine “ İslam sizin dinleriniz gibi zararsız değil; İtalya’da faşizm Almanya’da Nazizm ne idi ise Türkiye’de İslam da odur” diyen feylesof.

 

Ergenekon’un tam da ortasındaki bu şahıs hakkındaki bu suçlama Asker ‘in önüne bir ayna daha koydu (aslında sonunda  ‘Ergenekon sonuna kadar araştırılsın’  Penda! Penda! diyen “Johnnie come lately” ler için de bir samimiyet turnusoldür bu ama şimdi ne konuyu dağıtalım ne de kimseyi utandıralım,  di mi ama?).

 

Şemdinli’nin  “iyi çocuklarını” serbest bırakan, Dağlıca Baskını’ndaki kusuru gaflet veya delaletle sinirli olmadığı Taraf Gazetesi tarafından ifşa edilen Asker’in önünde bir sınav daha var. Bu defaki askerin demokrasiye,  meşruiyeti veya hukuka ne kadar iplediğinden çok daha manidar. Bu defa Asker’in vatanseverlik söylemlerinin samimiyetidir test edilen.  Yakınlarda Bülent Ersoy’u halkı askerlikten soğutma ile suçlayanlar!  İşte önünüzde halkı askere ısındırmak için mükemmel fırsat!

 

Yasemin Çongar’ın deşifre ettiği Hudson Dehşet Senaryosu’nda “PKK elebaşlarını Türkiye’ye verirseniz Akepe bundan kar sağlar” diyen enn yüksek rütbeli vatanseverlerin “münferit hareket ettiğini” ispatlama fırsatı bu ayni zamanda.

 

28 Nisan millete aşk mektubunda  “Ne mutlu Türküm diyemeyen vatan hainidir ve ebediyen öyle kalacaktır”  diyen, sizi eleştiren herkesi vatan haini ilan edenler sizlersiniz. Hadin bakalım görelim vatanseverliğinizin muhtevasını! YARSAV Başkani  Eminağaoğlu’ya ’diğer asker kaçaklarına mesela Nurettin Demirtaş’a uyguladığınız hukukun aynısını uygulayacak mısınız yoksa bir Şemdinli veya Darbe Günlükleri muamelesi çekip bu haberi veren “vatan hainlerine” mi NOKTA koyacaksınız?

 

Gözümüz üzerinizde. Tarih önünde, vicdan mahkemesinde bir defa daha yargılanıyorsunuz.

Resimli bulmaca:Bul mürteciyi,al parayı!

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:10 pm

Bu resimlerden hangisinde Deniz Baykal Hocafendi’ye göre rejimin altı oyuluyor, irticaya ilk adım atılıyor, ve hanımların taktıkları “ananelerimizinki gibi değil resmen türban” olduğu için serbesti verenlerin Menderes gibi ipte sallanması gerekiyor?

A)
baykal-turban.jpg
Kaynak Yeni Safak

B)
chp-turban1.jpg

Kaynak
C)
basortulu-kizlar.jpg

Kaynak

Bilmediniz. Bir dahaki sefere.

Ağustos 16, 2007

CHP %46.7 oy alsa ne yapardı…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:17 pm

CHP yüzde 46.7 oy alsa idi ne yapardı?

CHP yüzde 46.7 oy alsa idi ne yapardı?

Türkiye yeni bir seçim süreci yaşadı. 22 Temmuz’da ortaya sandıklar kondu ve halk gidip tercihini kullandı.

22 Temmuz sonrası nasıl bir tablo ortaya çıktığı hepimizin malumu. İktidardaki AK Parti, oylarını yüzde 34.5’ten yüzde 46.6’ya yükseltti, bir önceki seçimde Meclis dışı kalan MHP halkın teveccühünü yeniden kazandı ve yüzde 14.3 ile 71 milletvekili çıkardı.

Türkiye’nin erken seçime gitmesine neden olan cumhurbaşkanlığı seçimleri Meclis Başkanlık Divanı’nın belirlenmesinden sonra yeniden önümüze geldi.

MHP’nin Meclis’teki oylamaya katılacağını açıklamasının verdiği rahatlıkla halaktan güvenoyunu tazeleyen AK Parti, adayını muhalefete danışmadan belirledi. Seçimler öncesinde AK Parti’nin adayı olan Abdullah Gül yeniden aday olarak ortaya çıktı.

SANDIKTAN CHP GALİP ÇIKSA İDİ NE OLURDU?

Şimdi, 3 hafta geriye gidelim ve seçimlerin dün yapıldığını farzedelim. Oylar sayılmış ve iktidardaki AK Parti’nin, büyük bir yenilgi aldığını farzedelim. AK Parti’nin oyları yüzde 20.8’e gerilemiş, CHP’nin oylarının patlama yaptığını düşünelim: Yüzde 46.7.

Milletvekili dağılımının da bugünkünün tersi olduğunu varsayalım. CHP 341, AK Parti 112. Hatta, seçim ittifakı yapan partinin ayrılmasıyla AK Parti’nin milletvekili sayısının 98’e gerilediğini varsayalım.

Bu durumda ne olurdu?

Büyük bir çoğunlukla iktidara gelen CHP neler yapardı?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde nasıl bir yol izlerdi?

Görev süresi dolduğu halde Köşk’ten ayrılmayan AK Partili gibi hareket eden cumhurbaşkanının en kritik atamaları yapmaya devam etse ne yapardı?

Bugünkü tabloya bakarak soruları uzatıp gitmek mümkün.

Babam mı Kurdu?

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:13 pm

Siz Abdullah Gül’ü tartışın, biz de sizi tartışalım. Memlekette aslında demokrasi falan olmadığını, örneğin AKP’nin Erdoğan tarafından diktayla yönetildiğini söylüyorsunuz; herkes, hatta onu istemeyenler bile elini kaldırıp Gül’ün cumhurbaşkanlığını onaylayacakmış, çünkü herkes emir kuluymuş.

Daha lafın başında cumhurbaşkanı seçiminin gizli oyla yapıldığını unutursanız, sizinle neyi nasıl tartışacağız be kardeşim?

İsteyene “başkaldırma özgürlüğü” var yani…

Hükümetten gelen her önerinin, genel başkan tarafından seçilmiş vekillerin topluca el kaldırması sonucunda yıldırım hızıyla yasalaştığını söylüyorsunuz…

İktidar partisini suçluyorsunuz, arada Deniz Baykal’a dokunduruyorsunuz. Devlet Bahçeli’ye bulaşmak sıkmıyor, aman aman, neme lazım…

Bu “düzeni dizayn” eden 12 Eylül yönetimini hatırlıyor musunuz?

Kenan Evren şu anda yağlıboya resimlerini Marmaris evinde mi yapmalıydı, yoksa Datça damında mı, bunu hiç tartıştınız mı?

Haydar Saltık diye bir adam hatırlar mısınız, hiç merak ettiniz mi, nerededir ne yapar?

Hayır. Senaristi değil, oyuncuları suçlamaktır kolayınıza gelen.

Cumhurbaşkanına olağanüstü yetkileri kim verdi? Kim gizlice, adı konulmamış bir “yarı başkanlık” sistemi kurdu? Babam mı? Ahmet Necdet Sezer bu yetkileri kullanınca milli kahraman, Abdullah Gül’ün kullanma tehlikesi belirince Abdülhamid!

Yasama ile yürütmeyi kim birbirine bu kadar sıkıca bağlayıp, yargıyı da onun boyunduruğuna sıkıştırdı, kim?

Bunu çözelim, kuvvetler ayrılığı ilkesine geçelim, bunun da temeli başkanlık sistemidir dedik, kıyametleri koparmadınız mı?

Seçim kanununu ve siyasi partiler kanununu beğenmiyorsunuz, Tayyip Erdoğan’ı, eline geçirmiş olduğu bu gücü reddetmemekle, eskiye dönmemekle suçluyorsunuz… Tayyip Erdoğan enayi mi?

Niçin suyun başına gidip bu son derece yanlış ve sakat sistemi sorgulamıyorsunuz da, uygulamayla uğraşıyorsunuz? Ayrıca, “sizinki” iktidara gelse ve o da aynı şekilde davransa sesiniz gene çıkacak mı?

Utanmadan bir yandan “denetim ve denge” isteyeceksiniz, sonra o denetimin baskı altında kalıp sizin istediğiniz yönde eğilip bükülmesine ses çıkarmayacaksınız… Örneğin Anayasa Mahkemesi tarafsız bir denetim unsuru olacak ama gerek gördüğünüz zaman azıcık da etki altına alınabilecek!

Oligarşi egemenliğinin sürmesi için çizilmiş çerçeveye bugüne kadar ses yok, akıllar başlara şimdi geliyor… KURDUĞUNUZ KAPANIN GÜNÜN BİRİNDE BAŞKA BİR AVCININ ELİNE GEÇEBİLECEĞİNİ NİÇİN DÜŞÜNMEDİNİZ?

İsmet Paşa da böyle yapmıştı işte, siyasi ve hukuki düzenin altyapısını da üstyapısını da hiç değiştirmeden, olduğu gibi bırakıp iktidarı devretmiş, kendi diktasının yerini başka bir diktanın alabilmesine kapı açmış, sonra pabucun pahalı olduğunu görünce de darbe kışkırtmaya koyulmuştu…

Sizin de bugün yaptığınız gibi.

“Rüzgâr eken fırtına biçer” gibi tehditlerle.

Aman dikkat edin, özlediğiniz fırtınada sizin de çatınız uçmasın.

Eskiden hep öyle olurdu da, hatırlatayım dedim.

Ağustos 8, 2007

Bu Kez Oyunun Adı FEDAKARLIK…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 6:02 am
 Bu kez oyunun adı FEDAKARLIK

1982’den beri Anayasa’da bulunan ve daha önce 3 kez Cumhurbaşkanı seçen hükümlere rağmen Abdullah Gül’ün 27 Nisan’da cumhurbaşkanlığına seçilmesi engellendi.

Oysa CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne dayatması ile ilk kez aranan 367 şartı, daha önceki 3 seçimde aranmamıştı. Turgut Özal’ın seçilmesinde muhalefet partileri boykota gitti Meclis’e katılmadı. Erdal İnönü liderliğindeki SHP ve Sülemyan Demirel liderliğindeki DYP Meclis’e katılmamıştı.

Turgut Özal, 31 Ekim 1989’da yalnızca ANAP’lı milletvekillerinin oyları ile seçildi. Abdullah Gül’ün önüne dayatılan üçte iki katılım çoğunluğu şartı aransa idi Turgut Özal Köşk’e çıkamayacaktı.

Eğer 1993’te üçte iki katılım şartı aranmış olsa idi demokrasi tarihiminizin en az oyunu alarak seçilen Süleyman Demirel cumhurbaşkanı olamayacaktı.

NİSAN’DA OYNANAN OYUN YENİDEN SAHNEDE

Abdullah Gül, 27 Nisan’da yapılan ilk turda oylamaya katılan 361 üyeden 357’sinin oyunu aldı. Aynı günün akşamı, Genelkurmay Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçen bir e-muhtıra yayınladı. Bu ülkede Başbakanlık yapmış, Dışişleri Bakanlığı yapmış bir isim olan Gül’ün adaylığına açıkça tavır konuldu. Dışişleri Bakanlığı döneminde ülkenin en gizli sırlarına vakıf olan bir ismin, daha sembolik bir makam kabul edilen cumhurbaşkanı seçilmesine karşı çıkıldı.

Derin güçlerin yönlendirmesi ile Anavatan lideri Erkan Mumcu ve DYP lideri Mehmet Ağar, milletvekillerinin oylamaya katılmak için Meclis’e girmesine engel oldu. Meclis, cumhurbaşkanını seçemeyen duruma düştü. Ülke erken seçime gitti ve toplum Abdullah Gül’e yapılanların haksızlık olduğu sonucuna vardı.

3 Kasım 2002’de yüzde 34.5 oy alan AK Parti, 4,5 yılın sonunda oylarını yüzde 46.5’e yükseltti. Toplumun bu tercihinin üzerinden daha iki hafta bile geçmeden şimdi aynı oyun bu kez farklı bir şekilde yeniden oynanmaya kalkılıyor.

Halk, üzerinde uzlaştığı ismi ortaya koydu. İki seçmenden birisi Ak Parti’ye oyunu verirken, aynı zamanda “Benim adayım Abdullah Gül” dedi.

Yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 gibi bir engelin de bu seçimde olmayacağı orta yere çıktı. MHP lideri Bahçeli, seçimler sırasında Meclis Genel Kurulu’nda bulunacaklarını açıkladı. Benzeri bir açıklama da “bağımsızlar” olarak giren DTP’lilerden geldi.

Şimdi Gül’ün, halkın tercihleri yolunda cumhurbaşkanı seçilmesinin önünde bir engel bulunmuyor. Bu tablo ortaya çıkınca, aynı güçlerin sergilediği oyunun adı “FEDAKARLIK” oldu.

Abdullah Gül’ün kendisinden çekilmesi isteniyor. “Seçilmek senin hakkın ama aday olma çekil” deniyor.

27 Nisan sonrasında her türlü oyuna göüğüs geren, her türlü askeri müdahaleye karşı duran, azgın azınlığın gemleri azıya almasına karşı verilen mücadelenin ardından bu kez “FEDAKARLIK” dayatması önüne çıkarılıyor.

Bu oyunu bozmak yine size düşüyor.

Gelin sergilenmek istenen bu oyuna dur diyelim.

8 Senede Bayağı İlerlemişiz…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 5:48 am
Meclis henüz yeni olduğu için bu CHP milletvekili hanımefendinin ismini öğrenemedim fakat ilginç elbisesi sebebiyle çekilmiş fotoğrafı gazete ve haber sitelerinde yer aldı. Vekilimiz, siyah biyelerle süslenmiş sıfır yaka şık beyaz tayyörünün ceket kısmına tam kalbinin üzerine siyah renklerle bir altı ok amblemi nakşettirmiş. Dedik ya, şık kıyafet, yakışmış; Meclis’te erkek vekillerin rutin haline getirdiği ciddi koyu renk takım elbise kalabalığı içinde estirdiği farklı güzellik hepimizin dikkatini çekti; hoşumuza gitti.
Kadınlar Meclis’e yakışıyor.

Elbette fark ettiniz, bu işte bir tuhaflık yok muydu yani? Meselâ bir başka bakışla bu vekilimizin seçtiği elbise ile düpedüz siyasi görüşünü aksettirmesi size de garip gelmedi mi? Halbuki bundan sekiz sene önce yine bir hanım milletvekilimiz, sırf kıyafetinden ötürü Meclis’te yemin ettirilmemiş, koca koca milletvekilleri, “dışarı, dışarı…” diye fanatik futbol seyircileri gibi aleyhte tezahürat yapmışlardı.

Nasıl utanmıştık, hatırlıyorsunuz elbette; unutulur gibi değildi çünkü.

O gün Merve Kavakçı’nın nasıl bir kıyafet giydiğini hatırlamıyorum; şüphesiz o da şıktı ama onun kıyafeti, 1999 yılında giyim kuşamı ile siyasi bir görüşü aksettirdiği için kınandı, ayrıksandı ve cezalandırıldı. Neticede o hanım milletvekili sadece Meclis’ten “dışarı” edilmekle kalmadı; vekillik sıfatı da kaldırıldı.

Aradan sekiz sene geçmiş, sekiz senede epey ilerlemiş, “Anadolu aydınlanması”ndan nasiplenmişiz; artık hanım vekilleri kıyafetleriyle politik görüşlerini yansıttıkları için birtakım “engizitörler”in yaptığı gibi cadı avına tabi tutmuyoruz; hoşça bir tebessümle bakıp geçiyoruz. Şimdilerde çoğumuz şöyle düşünüyor: “Üstüme iyilik sağlık, bir milletvekili, siyasi görüşlerini dışa vuran bir kıyafeti Meclis çatısı altında giymeyip de nerede giyecek?”

Doğrusu da bu; doğru fakat çocuksu denecek ölçüde naif bir mantık; haydi küçük bir faraziye yürütelim: Tam da kalbinin hizasına altı ok nakşettiren hanım vekilimiz, şıklığını yine üzerine altı oklar işlenmiş bir başörtüsüyle tamamlamaya kalkışsaydı, şu anda nurtopu gibi bir siyasi krizimiz olmayacak, ekran maydanozları “zabbaha gader” bu “iskandâl”i tartışmayacaklar mıydı?..

Henüz ismini öğrenemediğim CHP’li hanım vekile yasama hayatında başarılar diliyor; seçtiği kıyafetle bilerek veya bilmeden eski bir utancımızı hatırlattığı için ma’şeri vicdan adına teşekkür ediyorum.

Patlayan Balonlar…

Kategori: SİYASET — atsiz @ 5:46 am
Nisan ayında Ankara, İstanbul ve İzmir’de “cumhuriyet mitingi” adı altında büyük mitingler yapıldı. Gerek medyadan büyük ilgi gören gerekse toplumun çeşitli katmanlarında yankılara yol açan bu mitingler hakkında çok şey yazıldı ve söylendi.

Ancak, haberlerin gerekse yorumların çoğu hislerle ve bilgi eksikliğiyle bulanmıştı. Şimdi aradan epeyce zaman geçti ve herkesin heyecanla beklediği genel seçimler de tamamlandı. Dolayısıyla mitingler hakkında daha sağlam bilgiye dayalı ve daha soğukkanlı değerlendirmeler yapabilecek durumdayız. Neler söylendi? Başlıktaki soruya, “neler söylenmedi ki?” şeklinde bir başka soruyla cevap verebiliriz. Özellikle organizatörler ve medyadaki destekçileri mitingleri neredeyse asrın en önemli ve anlamlı olayı mertebesine taşıdı. Onlara bakılırsa miting meydanlarında milyonlar toplanmıştı. Katılımcılar bütün toplumu temsil etmekteydi. Halk laik cumhuriyete sahip çıkmıştı. İktidar, meydanlarda ortaya çıkan iradeye uymalıydı. İktidarın seçim kazanmış olması milyonların meydana akması karşısında fazla bir şey ifade etmezdi.

Mitinglerde toplananlar yeni doğan bir orta sınıfa mensuptu. Katılımcılar büyük bir sinerji yaratmıştı. Meydanlar ilk genel seçimde “halkın” AKP’yi “silip süpüreceğini” göstermekteydi. Halk sokaklara el koymuş, kaderine sahip çıkmıştı. Mitinglerin heyecanına kapılan birçok yorumcu aklı başında eleştirileri ve değerlendirmeleri dinlemek bile istemiyordu. Neredeyse mitinglere yönelik her eleştiri ihanet olarak gösterilir hale gelmişti. Onlara göre bütün Türkiye meydanlardaydı. Toplum AKP’ye kırmızı kart göstermişti. Mitinglerdeki milyonlar oylarını CHP’ye ve MHP’ye akıtacak ve böylece iktidar el değiştirecekti. Daha da hızlı bazı yorumcular mitingleri adeta bir savaşa benzetmiş ve bu savaşın taraflarınca kazanıldığına hükmetmişti.

Demek ki mitingler kapsayıcı değilmiş

Şimdi bu iddiaların çoğunun patlayan balon durumuna düştüğünü görmekteyiz. Birkaç balonu tekrar iğneleyelim. O günlerde bazı yazarların da işaret ettiği üzere, katılımcı sayısı fazla abartılmıştı. Mitingler, kuşku yok ki, Türkiye standartlarıyla, gayet büyük mitinglerdi; ama katılımcılar milyonlarla değil ancak yüz binlerle ifade edilebilecek genişlikteydi. Hem metrekare hesapları hem de tarafsız ve dengeli gözlemcilerin verdiği rakamlar organizatörlerce kasıtlı küçümsemeler olarak görüldü. Daha sonraki bazı araştırmalar katılımcıların yaklaşık yüzde ellisinin mobil olduğunu gösterdi. Bu, üç mitingdeki toplam katılımcı sayısının değil milyonlara, bir milyona ulaşmasının dahi zor olduğunu kanıtladı. Mitingler toplumu temsil kabiliyeti bakımından da iddia edildiği kadar kapsayıcı değildi. Objektif gözlem ve araştırmalar mitinglerin aslında ağırlıklı olarak CHP-DSP tabanına ve bazı Alevi kesimlerine dayandığını açığa çıkardı. CHP bu imajın oluşmasını engellemek için epeyce çaba sarf etti; ama manzaranın böyle görülmesine mani olamadı. Mitinglere ayrıca yoğun bir bürokratik desteğin de olduğu çok geçmeden anlaşıldı.

Ayrıca, organizasyonda başı çeken bazı kişi ve “STK”ların sivillik ve demokratlık sicilleri de mitinglerin itibarını ciddi biçimde zedeledi. Nitekim, 70 milyonluk bir demokraside bu mitingleri abartmanın ve mitinglerin demokratik siyasi temsilin organizatör STK’ların hükümetin ve siyasi partilerin yerini ikame edemeyeceği yolundaki tespitler genel seçimle doğrulandı. Mitinglere bir milyon kişi katılmış olsaydı, bu genel nüfusu içinde 1/70, iki milyon kişi katılmış olsa 2/70 demekti. Seçmenler açısından bakıldığındaysa oranlar 1/45 veya 2/45 civarındaydı.

Bu gerçeği kabullenmek istemeyenler mitinglerdeki insanların nereye gittiğini ve seçimde kime oy verdiğini sorgulamaya başladı. Sanıyorlardı ki, katılımcıların hepsi AKP karşıtı bir siyasi irade gösterse AKP iktidardan düşecekti. O yüzden özellikle CHP’yi miting meydanlarının coşkusunu sandığa yansıtamamakla suçlayanlar oldu. Oysa, yanılan kendileriydi. Cumhuriyet mitinglerine katılanlar iştahla sandığa koştu ve çoğu CHP’ye oy verdi. Güçleri bu kadardı. Toplumdaki oranları belliydi. Partizan yazarlar sadece kendileri gibilerin toplandığı meydanlarda birbirlerine pek kalabalık göründüler. Ama bütün Türkiye miting alanı olarak düşünüldüğünde küçük bir yüzdeye indiler. Aklı ve mantığı tatile gönderdikleri için de seçim sonuçları onları geçici bir şoka soktu.

Korkuların temelleri nelerdir?

Organizasyonun asıl sahipleriyle ilgili kuşkular ne olursa olsun; kimler katılımcı olarak meydanlarda boy göstermiş olursa olsun; katılımcı sayısı ne kadar abartılmış olursa olsun; kürsüde konuşanlar hayattan, akıldan ve mantıktan ne kadar kopuk konuşmuş olursa olsun bu mitinglerin birer başarı olduğuna kuşku yoktur. Ve başı bazı bürokratik çevreler ve onlara eklemlenenler çekmiş olsa da mitingleri önemli birer sivil olay olarak görmemiz ve değerlendirmemiz gerekir. Özellikle üzerinde durulması gereken bir soru şudur: Neden meydanlarda boy gösterenler arasında belki yüz binlerce kişi kendi hayatları konusunda bir endişe duymaktadır? Bu korkuların, yani hayat tarzlarının zorla bastırılacağı ve istemedikleri bir hayat tarzının kendilerine devlet baskısıyla yaşatılacağı endişesinin somut maddi temelleri var mıdır? Korkuların ne kadarı vehimdir, ne kadarı gerçek temellere oturmaktadır? Eğer kuvvetli maddi temeller varsa neden aynı korku toplumun diğer katlarında duyulmamaktadır? Bu sorulara anlamlı ve tutarlı cevaplar verebilmek için ciddi sosyolojik ve psikolojik çalışmalara ihtiyacımız var. Eğer korkular gözden saklanamayacak maddi temellere oturuyorsa, toplumun her kesimi bunlardan haberdar edilmelidir. Uyarılmalıdır. Somut maddi temeller yok da sadece bu tür bir algılama ve belki manipüle edilme durumu varsa bunlar da açığa çıkarılmalıdır. Ve vatandaşların önemlice bir bölümünün hayat tarzını savunmak için meydanlara çıkması takdirle karşılanmalı ve toplumun her kesimine bu davranış yayılmalıdır. Uzun vadede hepimizin hayat tarzının en büyük garantisi bu hassasiyetlerin oluşması ve sivil eyleme dönüşmesidir. Haklarımızı ve hayatlarımızı şu veya bu iktidarın anlayış veya merhametine emanet edemeyiz. Onlara kendimiz sahip çıkmalıyız.

Mitingciler kendilerine neler sormalı?

Mitinge katılanların meydana çıkması, hayat tarzını savunma iradesi göstermesi, bunun için zaman, enerji ve yerine göre para harcaması, çok takdire şayan bir sivil eylemdir. Ancak, ahlaki bir boyut kazanmazsa, bu eylemin hiçbir anlamı yoktur. Hatta faydalı olmaktan ziyade zararlıdır. Bu ahlaki boyut miting katılımcılarının ve organizatörlerin kendilerine şu türden bazı sorular sormalarını gerektirir: Mitinge katılmayanların çeşitli kişi ve kesimlerin hayat tarzları da mitingcilerinki kadar korunmayı hak etmekte midir? Mesela dindarlar da aynı yerlerde yüz binleri toplayıp başörtüsü yasağını protesto etseler, mitingcilerin tavrı ne olur? Veya yüz binler aynı meydanlarda niye Kürtçe eğitim ve yayın yasak diye sorsalar mitingciler ne yapar? Bu sorulara verecekleri cevaplar cumhuriyet mitingine katılanların herkes için hak ve hürriyet mi istediğini, yoksa sadece kendilerine imtiyaz mı talep ettiğini ortaya çıkartacak ve meselenin ahlaki görünümünü netleştirecektir. Son olarak temas etmek istediğim şey “yükselen yeni orta sınıf” meselesidir. Kimi yorumcular mitinglere katılanların Türkiye’nin “yeni yükselen orta sınıfı” olduğunu ve ülkenin bel kemiğini teşkil ettiğini iddia ettiler. Bu tespitte eksiklikler olduğu kanaatindeyim. Şüphesiz, cumhuriyet mitinglerine katılanların ağırlıklı kesimi orta sınıfa mensuptur. Ancak, bu insanlar son yıllarda ortaya çıkmış değildir, eskiden beri mevcuttur ve orta sınıf içinde yer almaktadır. Orta sınıfa aidiyetleri yeni bir olgu değildir. Şimdi şahit olduğumuz, onların daha yeni doğması değil daha hareketli ve daha talepkâr hale gelmesidir. Türkiye’nin yeni doğan ve yükselen orta sınıf kesimi dindar muhafazakarlardır. Dindar muhafazakârlar hem sayı olarak artmakta hem de ekonomik ve sosyal güçleri büyümektedir. Bu sosyolojik bir değişikliktir. Bu çevreler doğal olarak siyasi ve sosyal hayatta da daha fazla pay isteyeceklerdir. Nitekim istemektedirler. Bu sosyolojik vakıanın önüne “hat hüt” diyerek, bürokratik iktidara e-bildiri yayınlatarak, saçma sapan altın çağ ağıtları yapıp arkaik bir “çağdaşlık” retoriği tutturarak geçilemez. Cumhuriyet mitinglerini organize eden zihniyet bu gerçeği bir görse ve kabullense bütün problemler daha kolay çözülecektir.

Temmuz 29, 2007

Aziz Milletim,Ellerinden Öperim..

Kategori: SİYASET — atsiz @ 8:47 am
Aziz milletim, bugün ben seni anlatacağım. Seni hiç tanımayanlar, seni anlamaya, değerlerine saygı duymaya hiç yanaşmayanlar, uğradıkları seçim mağlubiyetinin acısını yine senden çıkarmaya çalışıyorlar. Sana hakaret ediyor, seni aşağılıyor, rencide ediyorlar.
Biliyorum, senin engin sinen var. Ana kucağı gibi şefkatin var. O zavallılara bile sadece acı bir tebessümün var. Sen ne asil bir varlıksın.

Güzelliklerin, sevgilerin, sabırların imbiğinden mi süzüldün sen? Bazı evlatlarına karşı; onların çiğliklerine, kabalıklarına, hamlıklarına rağmen ne de merhametlisin, ne de vakursun… Ben de zaten senin bu asaletine vurgunum.

Sen Hızır mısın? İşler karıştırıldığında, karabasanlar ufuklarımızı kararttığında, umutlarımızın önüne gulyabaniler dikildiğinde sen ne de çabuk imdadımıza koşuyorsun. Kafanı karıştırmak için seninle ne kadar uğraştılar.

Sahaya kimleri sürmediler. Üstüne korkular yağdırdılar. Hukuku katlettiler.

Bilimi alet ettiler. Sopa gösterdiler. Sen hiç oralı olmadın. Hep karanlık koyulaştığında sen şafağımız oldun. Pusulasını kaybedenlerin sen çoban yıldızıydın.

Sende Hazreti Eyüp sabrı mı var? Duruyor, duruyor sonra da hiç belli etmeden bir vuruyorsun. Öyle bir vuruyorsun ki, birden herkes Osmanlı tokadı diye bir silleyi hatırlıyor. Elin amma da ağırmış. Vurdukların hâlâ kendilerine gelemediler, sayıklayıp duruyorlar… Sen Peygamber dualı mısın? Sen bahar mısın? Yağmur musun, rahmet misin sen?

O karışıklıkta ne zaman istişare ettin? Ne zaman sinelerimizi sağduyu, düşüncelerimizi makulde birleştirdin? O kadar hassas dengeyi de nasıl gözettin? Gönlünü Allah’a açık tuttuğun için mi bu ferasetin, basiretin, ufuk enginliğin?

Asırlık uykularından uyandığını görmek ne güzel. Küllerinden dirilişini görmek ne güzel. Sen dirilirken etraf da diriliyor. Bakalım başka hangi dünyaları ayağa kaldıracak, hangi çöllere bereket yağdıracaksın.

Sen ne vefalısın öyle. Sana ta yüreğinden sevgi ile hizmet götürene, nasıl da sahip çıkıyorsun. Seni bölmek isteyenlere, nasıl da ağırbaşlı, nasıl da merhamet bakışlı cevabın var. Çare için, derman için ne de güzel yol gösteriyorsun. Muhabbet fedaisi evlatlarını ne de güzel sahipleniyorsun.

Değerlerinin gösterdiği yoldan gidenlere ne manalı bir teyidin var böyle.

Sen sahip çıktığında, anlayışsızlıkların, düşmanlıkların, horlamaların zerrece kıymeti yok. Sana yaslanan, senden güç alan hiç mağlup olmadı ki şimdiye kadar. Sana laf söyleyen, seninle uğraşan da hiç iflah olmadı, unutulup gitti zaten… Sen şimdi bir hedef koydun önümüze. İnsanı öne çıkaracağız. Dünya ile evrensel insanî değerlerde buluşacağız. Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandıracağız. Dünya ile birlikte yürüyeceğiz. Krizlerden, çatışmalardan, kutuplaşmalardan uzak duracağız. Mânâ boyutlu ileri demokrasi için bütün dünyada değerlerimizi sergileyeceğiz. Şefkat diyeceğiz, hoşgörü diyeceğiz, adalet diyeceğiz. Bunun için de herkesin konumuna saygılı olacağız.

Bir seçim sonrasında yine önümüzde dertler, problemler, engeller var. Sana söz veriyoruz. Birbirimizi kucaklayarak, birbirimizi öteki diye dışlamayarak birilerinin yükselttiği tansiyonu düşüreceğiz. Seni anlamayanlara söylenmeyecek, düştükleri durumu başlarına kakmayacağız.

Hizmet için görev verdiğin evlatların, şimdi daha bir hoşgörüyle, daha geniş bir kucaklamayla yeni sayfalar açıyorlar. Kendini aşan, beklentilere esir düşmeyen nice erler, devletini, uluslararası alanda oyun kurucu ülke yapmak için yarışıyorlar. İleri, demokrat, çağdaş, müreffeh bir Türkiye için nasıl donanmak gerekiyorsa öyle hazırlanıyorlar.

Aziz milletim, necip milletim.. ne diyeyim? Hürmet eder, ellerinden öperim…

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.