|
2. İradeye bağlı hürriyettir ki, kâinattaki umumî nizama, iradeleri ile uyma mecburiyetinde olanların hürriyetidir. İşte insan, böyle bir hürriyetle serfirazdır ve bu, aynı zamanda Rahman ve Rahim isimlerinin insandaki tezahürünün ifadesidir. Allah, bizi cebrî kanunların güdümünden bununla kurtarmış ve bize bahşettiği bu irade ile hayatımızı bir şekle ve biçime koyma mükellefiyetini yüklemiştir. Biz, irademizle hukukun gerektirdiği çerçevede hürriyetimizin sınırlarını tespit eder ve bu hürriyet anlayışımızla başkalarının hukukuna da saygılı oluruz. Hürüz diye başkalarını rahatsız edecek münasebetsiz davranışlarda bulunmayız. Mesela bir insanın hürüm diye üryan bir vaziyette sokakta gezmesi, onun nefsine ve şehevî duygularına esaretinin ifadesidir. Bir şahsın, “hürriyet” diyerek böyle bir aşufte ve fettaneye takılıp gitmesi, onun kölesi ve esiri olması demektir ve bu durum o kişinin hür olmadığını gösterir.
İşte bu manadaki hürriyette her yer aslında bir esir pazarıdır ve bu pazardaki herkes, nefsânî ve behimî duygularının esiridir. Bu manadaki bir hürriyet anlayışıyla mesela reis-i cumhur “Ben de hürüm” diyerek birtakım basit hal ve tavırlar sergilese halkın nazarında maskara olur. Zira haysiyet, şeref, mevki ve onur, insana bir kısım sınırlar belirmektedir, insan, iradesiyle o sınırlar içinde kendine bir biçim vermeye çalışmalıdır.
Hasılı, hakiki ve faziletli hürriyet, Allah’a kul olmaktadır. Kim Allah’a kul ise o hürdür. Kim Allah’a kul değilse o, ya makamın, ya kadının, ya arzu ve şehvetin veya anarşinin esiridir. Hür, Allah’a kul olandır.
——————————————————————————————————————————
| Dışınız gibi içiniz de düzgün olsun |
 |
| İnsan, dış görünüşüne önem verdiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla de dikkatli yaşamasını bilmelidir. Mesela, insanın bir yerinde göze batacak bir şey varsa, dikkat çeker diye onu gizler.. |
|
|
Yakası kıvrık kalmıştır, pantolonun paçası bozulmuştur; farkına varınca hemen onu düzeltir. Bunun gibi, kalbde bir inhiraf olduğunda, ruhta hedefinden sapma meydana geldiğinde de hemen harekete geçmesi lazımdır.. Harekete geçip onun çaresine bakması, yoluna koyması lazımdır.
Mesela, göz yoluyla kalbe bir şey gelebilir; kulak veya ağız vesilesiyle kalbe bir şey bulaşabilir. İnsan görünüşündeki dağınıklık kadar, belki ondan daha fazla, gönül hayatındaki bu tür dağınıklıklara dikkat etmeli ve devamlı hassas yaşamalıdır. Hiç olmayacak şekilde, mesela konuşurken ağzından kaçırıverirsin: “Filanca yüzüme bakarken biraz aval aval baktı.” O şahıs kendisine söylenince bundan rahatsızlık duyacaktır. Hemen arkasından koşup, ona yetişip, “Ağzımdan bilmeyerek böyle bir şey çıktı, hakkını helal et.” demek icap eder. Aynen bunun gibi, “Niye hava soğuk?” diye aklından geçti. Hemen arkasından “Estağfirullah ya Rabbi, Senin soğuğuna, sıcağına karışamam.” demelidir.
İnsan, üstüne-başına, yakasına-paçasına dikkat ettiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla Allah’ın ölçüleri içinde O’nun sevimsiz kabul ettiği şeylere karşı da teyakkuz halinde yaşamalıdır. Bazı hassas tipler vardır. Giysisiyle, oturduğu yattığı yeriyle düzen arayışı içindedirler. Ama ruhî hayatında o kadar duyarlı değildirler. Bazı insanlar da düzensizdir, çevresi, eşyaları karışıktır. Fakat, ruhî hayatı itibarıyla fevkalâde bir insandır. Bunlar birbirine uymayabilir. Ama bazıları da var ki, hem dış görünüşü itibarıyla, hem de iç hayatı, ruhî ve kalbî yönüyle her zaman hassastır, duyarlıdır. Herhalde en iyi insan da odur: İçdış ahengi mevzuunda fevkalâde hassas ve duyarlı yaşayan, eğribüğrü şey görmek istemeyen insan… Bu çok önemlidir.
İnsana bazen bazı şeyler ağır gelebilir. Fakat aklımızdan geçen şeylerden dolayı bile, marzı- ilahîye (Allah’ın rızasına) muvafık değildir korkusuyla, günah işlemiş gibi davranılmalı. Günah dediğimiz şeyin sürekli kendisini hissettirmesi müminin kalbinin cilasındandır. Çok parlak bir kalbe bir kere bile kir düşmüşse aradan elli sene geçse dahi o kalbin sahibi, o günahı sanki o gün işlemiş gibi duyar. Günaha karşı koymanın en güçlü yolu da budur. Bir kere yapmışsa bir masiyet, onu yeni yapmış gibi vicdanını incitici olarak bulur. “Keşke” der. “Keşke…” Bu önemlidir. Siz günahınızı unutursanız o, öbür tarafta başınıza gâile (dert, felaket) olur. Allah’ın rahmeti unutulmamalı, günah da unutulmamalı. O’nun affediciliği unutulmamalı; ama günahın çirkinliği de unutulmamalı. Mümin, bir kere hata etse bir ömür boyu onun için gözyaşı döker.
——————————————————————————————————————————
| Ganimet bilinmesi gereken beş nimet |
 |
| Hayat bir fırsattır. Meseleleri doğru anlama, mefkûreyi en önemli meşgale yapma ve Allah’ın verdiği imkânları bu uğurda iyi değerlendirme çok iyi birer fırsattır. |
|
|
Bu sözler bana bir hadis-i şerifi hatırlattı: Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:
“Beş şeyden evvel beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlamadan, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce gençliğinin, hasta olmadan evvel sıhhatinin, fakir düşmeden evvel zenginliğinin, işin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin ve ölüm gelmeden önce de hayatının kıymetini bil!”
Demek ki, gençlik çok büyük bir nimet. O gençlik nimetine karşı iffet şükrüyle mukabele etmek lazım. Bir insanın, kanı galeyanda olduğu bir dönemde en hora geçen şey nedir acaba? Tabii ki, iffetli yaşamak, haram karşısında eğilmemek ve günahlara girmemektir. O gençlik nimetine şükür, iffetli ve günahlara karşı dikkatli yaşamakla olur. Öyle ise, gençliğin böyle bir nimet olmasını ganimet bil. O gençlik gücünü, delikanlılık dinamizmini, î’la-yı kelimetullah istikametinde, bağlandığın ve “mefkûrem” dediğin o dâvâ uğrunda kullan.
Sağlıklı ve zinde iseniz, her gün yüz rekat namaz kılmak isteseniz de zorlanmadan kılabilirsiniz. Altmış-yetmiş yaşına geldiğinizde biraz zorlanırsınız. Çünkü uykunuzu tam alamazsınız, her gece üç-dört defa kalkarsınız, kalktıktan sonra da bir saat yatakta kıvranmadan yeniden uykuya dalamazsınız, dinlenemeyen o bünyenizle de gönlünüzce ibadet ü taat yapamazsınız. Hastalığa dûçar olduğunuz zaman da yatağın içinde döner durursunuz, acı ve ağrılarla inlemekten başka şey düşünemezsiniz. Belki sadece çektiğiniz şeylere sabretmenin sevabını alırsınız; ama çelik-çavak hizmet etmeye ve ibadet ü taati ciddi bir şevk ve canlılık içinde yerine getirmeye tâkât bulamazsınız. Güç ve kuvvetinizin aşk u şevkinize ayak uydurabildiği dönemlerde, o ibadet ü taati göğüsleyebilecek durumda olduğunuz zaman, yani gençlik döneminizde ve sıhhatli olduğunuz anlarda onu yapmanız lazım.
İnsan, çeşit çeşit meşguliyetlerle kuşatılmadan evvel boş zamanlarını da fırsat bilmeli; dilediği gibi kullanabileceği her dakikayı adeta bir ganimet gibi, Allah’tan gelmiş bir hazine gibi değerlendirmeli. Ve fakirliğe düşmeden evvel de servetinin kıymetini bilmeli. Belki fakirlik de bir yönüyle ganimet bilinmesi gereken bir şeydir; fakat, fakirlik bir yokluktur; yok olduğundan dolayı ganimet olarak bilinmez, ona karşı sadece sabredilir. Bir imtihan olarak kabul edilip dayanılır ve sevab kazanılır. Ganimet bildiğimiz şey ise, bir mevcuda bakar, var olana delalet eder. O, mevcudun değerlendirilmesini ifade eder ve kıymetini bilerek şükrünü eda etmeyi gerektirir.
Hasılı, bir mefkûre insanı, Allah ona ne vermişse, hepsini O’na yaklaşma, hep O’nu duyurma, sürekli O’nu anlatma ve daima O’nun yolunda olma istikametinde kullanır. Kendi kurtuluşunu başkalarını kurtarmada arar, bütün hareketlerini ruhunun derinliklerinde mefkûreleştirebildiği bir mes’uliyete bağlar; ferdî sorumluluk sınırlarını aşkın bir merhamet irâdesi ve bütün insanlığı kucaklayacak enginlikte bir şefkatle yitirdiğimiz ruh ve mânâyı ihya etmeye çalışır. |
|
|
|
|