ATSIZ

Hikayeler

Seni Hiç Özlemedim
Dr. Hasan AYDINLI
Eskiden her an senin kokunu hissetmek isterdim. Bana dâima yakın olasın diye, yıllarca seni kalbimin üstünde taşıdım. Ellerime dost(!) yaptım seni, onlarla hemdem oldun gece-gündüz, yaz-kış. Hakkında söylenen kötü şeyleri dikkate almadım, kulak asmadım, abartıyorlar dedim. Çünkü seni delicesine seviyordum. Senden ayrılamayacağımı, ayrılırsam mutsuz olacağımı düşünüyordum. Ama şu an ayrıyız. Benden uzaktasın. Aslına bakılırsa seni hiç özlemedim. Hattâ senden ayrıldığıma o kadar memnunum ki, bunu sana anlatamam.
Kurtuldum!..
Evet, senden tam mânâsıyla kurtuldum…
Maddî bakımdan sıkıntıda olduğum zamanlarda bile senin için para ayırırdım. Hiç unutamıyorum, oğlum çikolata istemişti; ama ben alamamıştım. Buna sebep sendin. Çünkü çikolata alsaydım, seni o gün göremeyecek, kokunu hissedemeyecektim. Oğlum eve gözyaşları içinde gitmişti.
Seninle ilk karşılaştığımız günü hatırlıyorum. Keşke demek çözüm olsa, ‘Keşke o günü hiç yaşamasaydım!’ derim. Sevdiğim bir arkadaşım tanıştırdı beni seninle. O, gerçekten beni sevseydi seninle tanıştırır mıydı, bunu bilemem. Biliyor musun o arkadaşım bir hafta önce, akciğer kanserinden genç yaşta hayata veda etti. Geride onu çok seven bir eş ve bağımlı olarak yaşayan çocuk bıraktı. Arkadaşımı yaktığın gibi, kalanları da yakmaya devam ediyorsun. Tanıştığımız gün seni niçin elime aldığımı ve niçin dudağıma götürdüğümü hâlâ bilmiyorum. Özenti mi, taklit mi, yoksa bir arayış mıydı?!. Seninle bir defa buluşmanın sana bağımlı yapacağını hiç kestirememiştim. Keşke senin zararlarını hakkıyla anlatan biri olsaydı. Gerçi öğretmenim, zararlarını okulun tuvaletinde beni seninle yakaladığında biraz anlatmıştı. Gösterdiği gırtlağı delinmiş, bacağı kesilmiş hasta fotoğraflarının tesiri çabuk geçti. Sen her yerde karşıma çıktın arkadaşlarımla kol kola. Gençlik hevesâtıyla, erkekliğin şanından kabul edildiğin için, senin zararlarını hiç düşünmedim ve seninle arkadaşlığım hep devam etti.
Her sabah kalktığımda temiz ve derin bir nefes alıyor, sonra seni görmek istiyordum. Arkadaş grubumuzla temiz havayı seninle kirletiyorduk? Niye etrafa katran, zehir, radyasyon yayıyorduk? Bunu anlamak mümkün değil! Temiz bir şekilde nefes almak varken, niçin duman soluyorduk? Bir gün nefes alıp vermemin zorlaştığını hissettim. Fakat bir yandan da kendi kendimi kandırmaya devam ediyordum. ‘Nasıl olsa bırakırım canım, bak Ahmet benden daha fazla içiyor, bir şey olmuyor, bir şey yapsa bu kadar adam içmez.’ gibi düşünceler farkında olmasam da yıllarımı ve özümü alıp götürüyordu…
İlk zamanlar ne zaman bir bardak çay içsem, elimde senin rahatsız edici kokunu hissederdim. Daha sonra kokuna da almıştım. Bu kokuyu başkaları fark etse de, ben artık fark etmiyordum. Dişlerim yavaş yavaş sararıyor, üzerinde bir katran tabakası oluşmuş gibi gün geçtikçe kararıyordu. Bu yüzden sigara içmeyen arkadaşlarımın yanında rahat konuşamıyor ve gülemiyordum.
Derken öksürükler başladı. Bu öksürükler sonumun yaklaştığını haber veriyordu. Hayatımı alt üst eden bu öksürükleri üşütmeye, gribe bağlıyor senin sebep olma ihtimalini hep görmezden geliyordum. Bu kadar inkâr, sebep bulma, görmezden gelme, seni ne kadar çok sevdiğimi göstermiyor mu? Bu bağlılığım olmasa benimle yıllarca birlikte olabilir miydin?
Akşam olunca, küçük çocuklarımı düşünmeden elime alıyordum seni. Bir gün küçük kızım; ‘Baba seni seviyorum, bırak şu sigarayı, bizden daha mı kıymetli?’ dediğinde, seni bırakmam gerektiğini biraz olsun anlamıştım. Artık balkonda buluşuyordum seninle, ama çocuklarıma kötü örnek olduğum hususu da aklımdan hiç çıkmıyordu. Çocukluk arkadaşım Amerika’dan gelmişti. Cebimde Amerikan sigarasını görünce o kadar şaşırdı ki, bana; ‘Sen çocukluğunda akıllı adamdın, Amerika’da ancak düşük eğitimli insanlar sigara içiyor. Yazık değil mi sana! Onlar hem senin paranı, hem de ülkenin geleceğini sömürüyor. Birçok insan sigara içiyor bu memlekette, nasıl kalkınacak bu ülke! Sigaraya verdiği para yetmiyor gibi bir de tedavi masrafları var. Sen o kadar zengin misin? Biz o kadar zengin miyiz? Sıhhatimiz, istikbalimiz bu kadar ucuz mu?’ dedi. Ama ben yine kendimi kandırmaya devam ettim.
Bir gün ayağımda bir yara çıktı. Uzun zaman geçmesine rağmen, yara bir türlü iyileşmiyordu. Doktor seni bırakmazsam bütün damar yapımın bozulacağını, hattâ ayağımın kesileceğini söyledi. Bu ilk ciddi sinyaldi. Ben ise, ‘Azaltıyorum, haftaya bırakacağım.’ gibi sözlerle kendimi oyalamaya devam ettim.
Şu an bir solunum cihazına bağlı olarak yaşıyorum. Bacağımı kurtardım; ama akciğerimi kurtaramadım. Kurduğun sinsi tuzak yüzünden akciğerlerimin o minik kesecikleri patlamış, artık doğru dürüst nefes bile alamıyorum. Tedavi masrafları beni maddî olarak da bitirmiş durumda. Senin bu kadar ciddi zarar vereceğin, bu kadar sinsice vuracağın aklıma gelmezdi. Şimdi pili bitmiş bir oyuncak gibiyim. Daralan damarlarımdan kan zor geçtiği için organlarım beslenemiyor. Kendi sonumu hazırladım, ellerimle kendimi tehlikeye attım.
Kurtuldum senden, ama geç kaldım!
Bundan sonraki hayatımı senin kötülüklerini sevdiklerime anlatmakla geçireceğim. Benim düştüğüm tuzağa başkalarının düşmemesi için çalışacağım. Senin ne kadar kötü olduğunu herkes bilecek. Senden nefret ediyorum eski arkadaşım!
——————————————————————————————

Bir Sevgi Muhasebesi
A. Tokul
Sevmek… İnsan yüreğine çalınan duygu1arın en soylusu.Bu asil his, hayatın içinde değişik tür ve boyutlarda gösterir kendini. Varlığına şahit olunan her yerde o, hakim Ve yönlendirici güçtür Allah sevgisi, vatan sevgisi, ana sevgisi..Yahut başka bir perspektiften dünya sevgisi, mal sevgisi, evlat sevgisi.. Misallerini artırabileceğimiz bu sevgi çeşitleri sizce de fert ve toplumların hayat anlayışlarını biçimlendiren en mühim faktörler değil mi?

Bu yüce duyguyu ,yüreğimizde kodlayarak yarattığı güzel ve güzelliklere anlam kazandıran Zat-ı Zülce- mal insanlığa armağan ettği son dinin de ruhu yapmıştır sevgiyi.Sevgilerin başı, kainatı sevilecek güzelliklerin meşheri yapan, sonra da insanın iç dünyasında sevme duygusunu yaratarak sevgiyi var eden Allah sevgisidir. Çünkü, herkesi ve herşeyi kuşatacak gerçek sevgi insanın içinde ruhani lezzetlerle damıttığı, inanç ve bilgiden devşirilmiş Zat-ı Zülcemale ait sevgidir.

“Allah’ı ve Resulünü herkesten ve herşeyden fazla sevmenin, imanın tadını alma” manasına geldiğini ifade eden Nebi sözü, iman ile sevgi arasındaki bu müthiş bağı vurgular.” İman etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. “Peygamber (sav) uyarısı da, Cennet’in ancak sevenlerin yurdu olduğunu idraklerimize nakşeder. Bu hakikatler yumağını Asrın Beyin Yapıcısı, “Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslamiyetin mizacı ve rabıtasıdır” cümlesiyle anlatır.

Acaba sevme duygusunun sahipleri sevdiklerine inandıkları şeyleri gerçekten seviyorlar mı? Ya sevdikleri sevilmesi gerekenler mi? Bu soylu dünyaya sahip olanlar, sevilmesi gereken şeyleri ne kadar seviyorlar? bütün bu sorulara, sevgi kanunlarının hayatımız içinde hayat bulup bulmayışına bakarak cevaplamak mümkün. Sevmenin birinci tezahürü “ sevenin sevdiğine benzemek istemesidir.” Kim bilir Balzac sevmek bir başkasının hayatını yaşamaktır” derken belki de bunu anlatıyordu. Sevdiğine benzeme isteği insanda fıtri bir eğilimdir.

Gönlünü bir kutlu davaya kaptırmışların, neye, nasıl benzemeleri gerektiği Allah tarafından şu İlahi beyanla anlatılır:” (De ey Resulüm) Allahı seviyorsanız bana uyun, (hayatınızı bana benzetin) ta ki Allah da sizi sevsin.” Bilmem hayatımız ne ölçüde o güzel hayata benziyor veya “o güzel hayatı” ne derece seviyoruz?

Sevmenin ikinci tezahürü, “sevenin sevdiğiyle beraber olmak istemesidir.” Şairlerin sevdiklerine dair “sonsuza kadar beraber olsak” türünden mısraları, mısralar sayısınca bu kanunun haykırılışıdır.

Onu sevme, Onu bulma Ve Onunla olmanın herşey olduğunu idrak etmesidir.O,insana şah damarından daha yakındır.O’nunla beraber olmanın ruhani lezzeti de bu yakınlığın kalp ve şuur planında anlaşılmasına bağlıdır.Bilmem ki,duygu dünyamızda sevdiğimizle ,yaşadığımız hayatta beraber olduklarımız gerektiği ölçüde kesişiyor mu?

Sevmenin bir diğer tezahürü de,fedakarlıktır.Sevgi fedakarlıklarla büyür ve yaşar.Sevginin hamisidir fedakarlık.

‘Hayatı hastalıklar tarafından tehdit edilen bir insanın canının yongası malını bir süre aha nefes alıp vermek için harcamasını düşünün. Dünyasını mamur etmek ,lüks bir hayat yaşamak için, bir daha geriye dönmeyecek gençliğini bu yolda tüketenleri düşünün.Evet “sevmek fedakarlıktır” dedirtmiyor mu bunlar?

Jean Richepin’ın unutamağım bir hikayesi var :D elikanlı bir kızı sever.Sevdiği bu kıza evlenme teklifinde bulunur. Kızın acımasız bir şartı vardır. “Sevgini ölçmek istiyorum. Bunun için annenin kalbini bana getireceksin.” Anne, delikanlının dünyadaki tek varlığıdır. İki sevgi arasına kalmıştır delikanlı. Uykusuz gecelerden sonra, nihayet kararını verir ve annesine durumu açar. Anne oğlunu canından öte sevmekteir. “Al yavrum yüreğim senin olsun” der yaşlı gözlerle. Delikanlı annesini öldürür ve yüreğini bir mendile koyarak heyecanla sevdiğine doğru koşmaya başlar. Derken ayağı takılır ve düşer. Kendisi bir tarafa , mendilin içindeki kalp bir tarafa fırlar. Annesinin taşlara bulanmış ve hala çarpmakta olan kalbinden “ah yavrum” iniltisi gelir.

Bir mecazi sevgi uğruna bu fedakarlık gösterilirken, gönlünü bir kutlu davaya kaptıran bizler, gayemizin afak-ı alemde şehbal açması için gereken ve beklenen her fedakarlığı gösteriyor muyuz? Sevdiğimiz davamızın, gönüllere hakimiyet kurması yolunda , sevdiğimiz hangi şeylerden vazgeçtik? “Düştük reh—i sevdaya, cünunuz: bize ar—namus lazım değil manasına layık olabildik mi? Bu uğurda yer yer dünyevi takılardan soyunmakla böbürleniyorken ya benliğimizi bu davanın ayakları altına serebildik mi?

Bu muhasebenin sonunda sadece yakarabiliyorum: Allahım, sevgini ve seni sevenin sevgisini ve seni sevmeye yaklaştıranın sevgisini bize nasip et..!
——————————————————————————————

Yusuf’un Hikayesi
Metin Öztoprak

Kanallarında kuğuların, martıların ve ördeklerin gezindiği, güvercinlerin bu gezintiye kıyılardan eşlik ettiği, yemyeşil meralarında mübarek hayvanların tesbih ederek dolaştıkları bir köy kadar şirin küçük bir ülke olan Hollanda’da Müslüman olmuş bir Hollandalı ile tanıştık.

Yeşil gözleri, beyaz teni ve kumral saçlarıyla tipik bir Hollandalıyı, pırıl pırıl bir çehreyle görmek pek alışılmış bir şey değildir. Bir arkadaşın evindeki sohbete karşılaştığımız bu “milyonda bir” talihliyle konuşmaya başladık:

- İsminiz?

-Yusuf.

- Maşaallah… Peki, niçin bu ismi tercih ettiniz?

- Yusuf Aleyhisselam’ı kuyuya atmışlar. Annem babam da beni 15 yaşımda sokağa atı.

Bir anne ve babanın hayatlarını daha iyi yaşamak için evlatlarına tekmeyi yapıştırmalarını biz istesek de anlayamayız. Ama o böyle şeylerle çok karşılaştığını ima edercesine, dudağında acı bir tebessüm, bir tekme işareti yaparak anlatıyordu nasıl evden atıldığını.

- Peki ya sonra?

- Sonra ben çok kötü işlere girdim, hapishaneye düştüm. Allah’a dua ediyordum, “Allah’ım ne olur kurtar beni, hangi din güzelse onu seçtir bana” diye. Havasının soğuk, binalarının soğuk, insanlarının soğuk olduğu bu ülkede böyle bir manzarayla karşılaşmak, sarp yamaçlarda tek tük biten çiçeklerle karşılaşmak kadar hayret vericiydi. Hapisten çıktıktan sonra dinleri araştırmaya başladım. Bir gün Müslümanların daveti üzerine gittiğim bir sohbette masanın üzerinde Kur’an’ı gördüm. Kur’an adeta konuşuyor, “Oku, oku beni” diyor, bir mıknatıs gibi beni kendisine çekiyordu. Daha sonra aldığım Kur’an mealini okudukça gözüm gönlüm açıldı ve hidayet bana nasip oldu.

Yusuf Müslüman olduktan sonra İslam’ı yaşamak için çok gayret sarf etmiş; fakat maalesef etrafındaki eski kötü arkadaşları onun peşini bırakmamış- lar, Yalnız kalan Yusuf eski günahlara meyleder gibi olmuş. İçine tekrar düştüğü zulmetlerden nasıl bir ikazla çıkarıldığını Yusuf şöyle anlattı:

- Tekrar günah işlemeye başladığım zaman kendimi ateşin içine düşmüş gibi hissettim. Sanki vücudum yanıyordu. Garip şeyler duymaya başlamıştım: “İnneke fi zulümat” (Sen karanlıklardasın) sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Ne zaman gözüm harama kaysa “İnnallahe semian basira” (Allah herşeyi işiten ve görendir.) sesini duyuyordum.

Bundan sonra Yusuf bu çevreyi terk etmesi gerektiğine karar verir.

Bu arada bir gün, terasa bıraktığı motosikletinin üzerine komşusunun çocuğu çıkar, çocuk düşer ve ayağını incitir. Yusuf ise evde her şeyden habersiz, yeni sünnet olmuş, yalnız başına kalmaktadır:

- Birden yine bir ses işittim: “Yusuf, kalk Allah’a dua et, seni öldürmeye geliyorlar.” Ben de dua ettim: “Allah’ım, şu şu arkadaşları benim evime gönder” dedim.

Psikolojik rahatsızlıkları olan komşusu, birkaç kişiyi yanına alıp elinde bir zincirle kapıya dayanmış. Tam o sırada isim isim saydığı o arkadaşları gelmiş, kendisini kurtarmışlar.

Yusuf, hayatının düzene girmesi için Müslüman birisiyle evlenmesi gerektiğini düşünmüş. 0 sıralarda evliliğiyle alakalı üç rüya görmüş. Birincisinde bir arkadaşıyla birlikte uçakla Türkiye’ye gidiyorlar. İkincisinde hanımının evini, kendisini ve isminin Fatma veya Fadime olduğunu, üçüncüsünde ise hanımıyla babası arasında bir tartışmayı görüyor.

Aradan bir müddet geçtikten sonra bir Türk arkadaşı, evlilik hususunda kendisine yardımcı olmak istediğini söylüyor ve birlikte uçakla Türkiye’ye gidiyorlar. Konya’da birkaç kişiyle görüşüyor, fakat Yusuf rüyasındaki evi ve hanımını bulamıyor. Daha sonra bir köyden bir ailenin kızıyla görüştürmeye karar veriyorlar. Yusuf arabayla köye geliyor ve daha arabadan inmeden kızın ismini soruyor. Fatma olduğunu, bazen de Fadime diye hitap ettiklerini öğrenince sevincinden “Allahu Ekber!” deyip sıçrıyor.

Evde, müstakbel gelinin ikram ettiği kahveyi içerken çok utandığını, buram buram terlediğini söyledi. Eski hayatını düşününce, onu değiştiren dinamiklerin ne kadar sağlam olduğunu bir kez daha tasdik ettik.

Evlilikten sonra gördüğü rüyalardan hanımına da bahsetmiş. Hatta babasıyla aralarında geçen tartışmayı bile cümle cümle nakletmiş. Hanımı da:

Sen nereden biliyorsun bunları” diye şaşkınlığını ifade etmiş. Kaderin garip bir cilvesi olarak kendisi de hep Avrupalı bir Müslüman’la evlenmek için dua edermiş.

Yusuf başından geçen bir hadiseyi daha anlattı:

- Bir gün Almanya’daki bir arkadaşımı çok özledim. Fakat bende adresi yoktu. Yine de Almanya’ya gittim. Bir taksiye bindim ve taksiciye beni herhangi bir camiye götürmesini söyledim. Caminin önünde inip kaldırımda yürürken arkamdan bir ses işittim: “Yusuf, ne arıyorsun burada?” Arkadaşım bana sesleniyordu.

Bu tür garip hadiselerden ve daha önceleri duyduğu seslerden oldukça etkilenmiş olmalı ki, bir ara doktoruna bunların sebebini sormuş. Doktor, halüsinasyon deyip geçiştirmiş. Bize de sebebini sordu: “Samimiyet ve ihlas” dedik.

Samimiyetle çevresine de oldukça tesir etmiş. Bir gün bir Türk arkadaşına: “Sen cuma Müslümanısın” demiş. Arkadaşı böyle bir şeyi, sonradan Müslüman olmuş birinden işitince vurulmuşa dönmüş. Aradan çok geçmeden o da beş vakit namaz kılmaya başlamış.

Bir gece rüyasında şeytanı görmüş, şöyle anlattı rüyasını:

-. Elinde süslü süslü yüzükler vardı. İnsanlar sıraya girmiş elin öpüyordu. Ama ben öpmedim.

Yusuf, dünyanın surı ve fani güzelliklerinin insanı tatmin edemeyeceğini idrak etmiş. Şimdi dünyaya değil, Allah’a teslim olmuş kardeşlerini hararetle kucaklıyor.

Hayatın geçmiş ve gelecek aynaları arasındaki yansımaları kaderi cilveler halinde ruhunda tezahür etmiş. İlkokula giderken Arapça harfleriyle “Allah”, “Allah” yazdığını şimdilerde fark ettiğini söyledi.

Batı dünyasında eski Yusuf gibi, arayış içinde çok insan var. Her gün belki yüzlerce insan İslam’ı öğrenmek için belli yerlere müracaat ediyor.

Fakat maalesef, bu yerlerdeki insanların çoğu ya dili veya dini bilmiyor.Yetişmiş insanların açacakları kültür merkezlerinin büyük inkişaf lara vesile olacağı çok açık. Almanya’da 8 yaşında bir Alman çocuğu kendi yaşlarında bir Türk çocuğunun irşadıyla İslam’ı benimsemesi ve ağabeylerinin kaldıkları bir ışık eve gidip gelmeye başlaması (o ne anlattı, diğeri ne anladıysa!..), bir İngiliz’in Kocatepe Camii’ni gördükten sonra İslam’ı hayatına hayat yapması, ABD’- de bir Amerikalı’ nın kendisine hiçbir şey telkin edilmediği halde şahit olduğu samimi havayı teneffüs edip muhterem bir zatın önünde Müslüman olduğunu ikrar etmesi ve “Bu yüzde, bu gözlerde yalan yok” diyerek, hıçkıra hıçkıra ağlaması gösteriyor ki, bu kadar gayretle bunlar oluyorsa, himmetlerimiz şahlanınca, Allah kim bilir neler gösterecek?

——————————————————————————————

Bir Levent İçin
Mehmet ERDOĞAN
Nehri geçmeleri gerekti. Bir asma köprü vardı biraz ilerde. Yetmiş-yetmiş beş levendi vardı çevresinde. Fakat dikkat etmeliydi. Bir saldırıya uğrayabilirlerdi. Zira bir gizli baskın yapılacağı hususunda haber almıştı. Denizlerin kurdu nice engelleri geçmişti de. şimdi burada bir avuç düşmana mı yenilecekti. Fakat denizin dalgalarıyla karanın dağları arasında fark vardı. Aslında dalgalar daha kaypak ve insanı aldatma ihtimali daha büyüktü. Dağlar böyle değil. Mehip ve râsih bir şekilde yerinde durur onlar. Onun için karada savaş daha kolaydır. Denizlerde ise oldukça zor… Yavaş yavaş asma köprünün bulunduğu yere doğru ilerliyorlardı. Çevresindeki leventler gayet yorgundu. Epey zamandır yoldaydılar. Hem deniz yolculuğu öyle hafife alınacak kadar kolay bir şey değildi. Bir taraftan dalgalarla boğuşmak, diğer taraftan deniz fırtınalarının kahir kemendinden geminin sülün boynunu kurtarmak, insanı kat kat yorgunluğun zincirine vuruyordu.

İkindinin koyu gölgesi dağlara, bayırlara siyah mürekkepli bir mühür gibi inmişti. Artık güneşin altın okları yavaş yavaş kırmızının tatlı bir tonuna bürünüyor ve gurup kızıllığından haberler veriyordu. Yakıcı sıcak hava, bir tatlı bahar meltemiyle ılık bir iklime bürünüyordu. Leventler kılınçları ellerinde sağlarını sollarını kollayarak asma köprüye doğru ilerliyorlardı. “Baba” diyorlardı denizler.. arslanı kaptanlarına… Babalarıydı elbette onların Oruç Reis. Zira ne zaman darda kalsalar, onlara yol gösterirdi, Allah’ın izni ve keremiyle… Her türlü dertleri ve ızdırabları ile ilgilenirdi onların. Bir babanın evlatlarına gösteremeyeceği sevgi ve şefkati gösterirdi onlara. Yemez yedirir, içmez içirir, giymez giydirirdi. İşte bu gün de aynı şefkatle onları koruyup kolluyordu.

Bir baskın olacağını haber alır almaz çevreyi kolaçan etmeğe bizzat kendi çıkmıştı. Atıyla leventlerinin çevresini bir anne kuşun yavruları için çırpınışı gibi telaşla dolanıyor, erlerine zarar gelmemesi için pür-dikkat bakışlarını dağlarda, tepelerde, ormanın sessiz ve ıssız yeşilliğinde dolaştırıyordu.

Ormandaki bir kıpırtı, bayırdaki bir ses, ağaçlardaki küçük bir hareket, onu ordusu namına endişelendiriyordu. Zira deniz kartallarını, karanın vahşî vaşak dişleri arasında heder ettirmek istemiyordu. Denizlerde kavgaya alışmış leventlerini, erkekçe döğüşmesini bilen erlerini bu binbir tuzağın kol gezdiği ve iyi bir tecrübe gerektiren vadide, bile bile ölümün kollarına atmak istemiyordu. Zira iyi bir komutan, ilk önce erlerini mümkün olduğu kadar iyi kollayabilendi. Onların en az zayiatla savaşlardan, vuruşmalardan kurtulmasını sağlamak en birinci görevlerindendi liderlerin…

Aman Allah’ım o da ne? İşte birden bire nereden çıktıkları belli olmayan bir yığın asker belirivermişti önlerinde. Demek ki, tuzak haberi doğruydu. Bir kısmı da arkalarından saldırıya geçmişti düşmanların. Namertçe bir saldırıya uğramışlardı. Kıskaca almışlardı onları. Oruç Reis leventlerini etrafına topladı. Ve bir kısmını önden saldıran düşmanlara bir kısmını da arkadan gelenlerin üzerine gönderdi. Kendisi de her iki taraf için döğüş veriyordu. Kendilerinin beş altı misli bir orduyla karşılaşmışlardı. Bir kısmı ormandan, bir kısmı dağlardaki kayaların ardından, bir kısmı da vadinin gizli kuytu köşelerinden çıkıvermişlerdi birden bire önlerine. Asma köprüye az kalmıştı ama, vuruşmak mukadderdi. Zira çembere alınmışlardı. Leventler kılıçlarını düşman kellelerinde işletirken bir kısmı da vurulup şehit düşüyordu. İkindinin koyu gölgesi mührünü iyice işletmişti dağlara bayırlara. Ağaçların dallarında tünemeye hazırlanan kuşlar; kılıç şakırtılarından, ok vınlamalarından, mızrak uğultusundan korkup telaşla uzaklara doğru uçup gitmişlerdi. Oruç Reis, bir taraftan kahramanca vuruşuyor, bir taraftan da önlerindeki kahir seti yarıp asma köprüye ulaşmaya çalışıyordu. Askerleri, onun hedefinin asma köprüye ulaşmak olduğunu bildiklerinden aynı hamlenin ritmiyle savaş veriyorlardı o yöne doğru… Kılıçlardaki kan, ikindinin kırmızıya çalan ışığıyla daha da koyulaşıyor ve vadilerde oynaşan ceylanları çağrıştırıyordu. Yer yer akan kanlar çalıların dallarına bulaşıyor ve anında pıhtılaşıp derelerdeki böğürtlenlerin görünümünü veriyordu gözlere.. Düşman askerleri biçilmekle bitmiyordu. Sanki topraktan biter gibi tekrar terar ortaya çıkıyordu yeni yeni askerler. İki ordu da oldukça zayiat vermişti. Savaşa savaşa asma köprüye yaklaşmışlardı. Oruç Reis, bir ara leventlerine haykırdı. “Leventlerim, oğullarım, köprüyü geçin!” Bu ses karşı yamaçlarda tok ve gür bir yankı oluşturdu. Leventler, bu kudurmuş kâfir güruhundan kurtulmak için köprüye doğru koşmaya başladılar. On-on beş levent ile Oruç Reis şimdi köprünün karşı yakasındaydı. Artık kurtulmuşlardı. Bütün iş köprünün iplerini kesip düşman askerlerini diğer tarafta çaresiz bırakmaya kalmıştı. Oruç Reis geniş yüzlü keskin palasını çekti belinden ve köprünün ipine bir iki darbe vurdu. Tam o sırada karşı taraftan bir ses yükseldi. “Baba baba!” diye iniltiyle karışık bir yalvarmayı hatırlatıyordu bu ses. Bir levendi düşmanların arasında kalmıştı Oruç Reis’in. Kahramanca vuruşan levent çemberi yaramamış ve kâfirlerin akrep kıskacında sıkışmıştı.. Oruç Reis, kartal bakışlarını karşı taraftaki levendi üzerinde gezdirdi. Palasını beline sokup köprüyü geçmeye başladı. Etrafındaki leventler, gitmemesi için yalvarmaya başlamıştı. “Hazır kurtulmuşken köprüyü kesip bu iş burada bitsin” diyorlardı her biri. Fakat Oruç Reis baba şefkatiyle bağrına bastığı leventlerinin bir tanesi için bile hayatını feda etmeye hazırdı. Onlara, “Bir kardeşimiz düşmanla savaş vermektedir. Siz gitmememi söylüyorsunuz. Bu ne biçim erliktir. Siz isterseniz ipleri kesin ve ardımdan gelmeyin, biz kardeşimle beraber erkekçe vuruşuruz” deyince leventler coştular ve onun ardından akın edip büyük bir hızla köprüyü geçtiler. Düşman, onları ellerinden kaçırdıkları anda karşılarında görünce, sırtlanlar gibi saldırıya geçti Osmanlı leventleri üzerine. Buna hücum değil, üzerlerine çullanmak dense daha doğru olurdu. Ellerinden kaçırmamak için daha da kuvvetli çembere almışları şimdi onları. Kahramanca vurup vurulan leventlerin hepsi şehit düşmüştü. Akşam güneşi gurup çizgisine inmek için ağaçların arasından sıyrılıp giderken. Oruç Reis de leventleriyle beraber öbür aleme uruç etmişti. Kâfirlerin çoğu kırılmıştı. Ayakta kalmış birkaç tanesi de yara bere içindeydi.

Tarih bu günü hayırla yad edecekti. Dağlar taşlar şahitti bu diğergâmlığa. Kurtulmuşken tekrar düşman içine dalmak, bir levendi kurtarmak için düşmanın ateş çemberine girmek her babayiğidin kârı değildi.

Asma köprü de şahitti buna. Belki de o, şimdi esen rüzgârla hafif hafif titreşirken bir tek levent için kendini ölümün kollarına atan bu kahraman Kaptan-ı Derya’ya tarihin şeref bestelerini örüyordu. Kimbilir?

——————————————————————————————

Beddua
Mehmet ÜFTADE
Hüseyin Efendi, Mundafa köyünde ikamet eden, ehl-i kalp mütevazı bir adamdı. Mundafa, Burunsuz’la komşuydu. Bu iki köyü sadece bir nehir böler ve bu nehir yüzünden aralarında çeşitli kavgalar çıkardı. Çoğunu da Burunsuzlular zorbalıklarıyla kazanırlardı.

Hüseyin Efendi, yumuşak tabiatlı, temiz simalı biriydi. Kendisini bir defa gören, onun ne kadar iyi bir insan olduğunu takdir ederdi. Köylüler onu sayar ve severlerdi. O hürmete layık birisiydi. Buna rağmen, kendini onlardan farklı bilmez; mütevazı davranırdı. Çifte çubuğa gider, çalışmayı çok sever ve öğütlerdi. Köyün çocukların bile kendini sevdirmişti. Onların başını okşar ve cebindeki şekerlerden verirdi. Bazılarının hastalarına dua eder, onu nefesi keskin bir adam bilirlerdi. Dilinden duayı eksik etmezdi. Daha doğrusu köyün mânevî doktoru, herkesin muhibbi idi.

Köy kahvesine teşehhüt miktarı uğradığında, onlara hak ve hakikati anlatırdı. Onun kahveye geldiğini gören herkes, başına toplanır, anlattıklarını dikkatle dinlerdi. Hâsılı, Hüseyin Efendi, ümmî fakat arif ve kâmil bir zattı.

Nehir kenarında verimli bir tarlası vardı. Tarlanın kıyısına küçük bir kulübe yapmıştı. Bu kulübesinde yaz- kış kalır, durmadan çalışır, çalışmanın ibadet olduğunu söylerdi. “İbadetlerini yerine getirmeden kuru kuru çalışmak, kula fayda sağlamaz” derdi. Tarlasındaki meyve ve sebzelerden onun ibadeti okunuyor gibi gelirdi insana. O, onları bereket dualarıyla diker, tesbihlerle büyütür, hamd ve şükürle yer ve başkalarına yedirirdi. Tarlası göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahipti. Karşı köyden bazıları “Bu adamın başka bir usûlü olmalı ki tarlası bv kadar verimli” diye ona biraz şüphe, biraz da kıskançlıkla bakarlardı. Bu yüzden Hüseyin Efendi’ye zarar vermeyi düşünüyorlardı. Hâlbuki Hüseyin Efendi hayatında kimseye zararı dokunmayan, hatta düşmanına bile iyilik ve af ile muamelede bulunabilecek kadar olgun ve iyi niyetli bir insandı.

Bir kere, gözlerini kan bürümüştü. Kötü plânlarını kurmuşlardı. Hasetle kavruluyorlardı. Allah’ın hazinesinden ona verdiğine tahammülleri yoktu.

Hüseyin Efendi, onların bu düşüncelerini bilmeden durmadan çalışıyordu. Sebzelerini meyvelerini gözüyle okşuyor, onlara baktıkça gözü gönlü açılıyor: “Hey mübarekler!” deyip neşeleniyordu. Boynundaki mendille de zaman zaman başındaki ve alnındaki terleri siliyordu. Bahçe kenarındaki nehir, neşesine dem tutuyordu. Bazen dünyada olduğunu unutup, cennet bahçesinde bulunduğunu hayal edebiliyordu. Bu bahçe ona cenneti hatırlatıyor, oranın bağ ve bahçelerini özlettiriyordu.

Gün, öğleyi geçmişti. O kadar dalmıştı ki, ancak terini kurulamak için başını kaldırdığında görebildi çam yarması gibi o üç adamı. Nereden peydahlandıkları belli olmamıştı. Bunları uzaktan tanırdı. Karşı köyün en belalı adamlarıydı. Yine de kötülüğü iyilikle saymak istiyordu.

-“Buyurun efendiler, ne istiyordunuz?” diyebildi.

Onlardan biri:

-“Ne istediğimizi anlat” dedi ötekine.

O, anında Hüseyin Efendi’nin masum, çalışmaktan kızarmış yüzüne kuvvetli bir yumruk indirdi. Hiç beklemediği anda yüzüne yapıştırılan bu yumruk onu şaşırtmıştı. Bir diğeri onu sakalından yakalayıp itmeye başladı. Bir silkinişte sakalını caninin elinden kurtardı. Bunlarla tek başına başa çıkamayacağını, kötülere uymaması gerektiğini anlayan Hüseyin Efendi, nehre doğru koşmaya başladı. Hiç düşünmeden kendini nehrin kollarına bıraktı. Karşıya geçmesi uzun sürmedi. Nehir, bu iyi insanı bir an önce onların elinden kurtarmıştı âdeta. Adamlar, elindeki avını kaçırmış canavarın şaşkınlığını yaşıyorlardı. Hüseyin Efendi’nin tarlasını baştan sona târ u mâr ettiler. Ellerine geçen her şeyi kopardılar. Daha sonra da Mundafa köyüne dalıp, bir şey olmamış gibi davrandılar. Herkes işinde gücünde olduğundan, bir iki ihtiyardan başka ortalıkta kimse yoktu.

Hüseyin Efendi, nehrin öbür tarafına geçer geçmez, ıslak elbiseleri ve ıslak alnını sabahtan beri pişen toprağa koydu. Öğle namazını biraz önce kıldığından abdestliydi. Kulun Allah’a en yakın olduğu secde anındaydı. Canilerin yaptığına çok içerlemişti. Şimdi hem ağlıyor hem de onları Sahibine şikâyet ediyordu.

Gözyaşlarının kızgın toprağı öpmesinden sonra, hava birden değişti. Sanki onunla birlikte ağlayacaktı. Yüzünü buruşturdu. Bir bora, bir fırtına… Şimşek patladı kulakları sağır eden. Gökte donanma, harbe hazırlandı. Tüyler ürperiyordu gök gürültüsünden. Herkes evine çekildi korkudan. Patlamalar art arda geldi. Peş peşe yıldırımlar çakıyordu. Gök, memnuniyetsizliğini bildiriyordu. Hak dostuna yapılan bed muameleden. Önce bir yağmur başladı bardaktan boşalırcasına. Ardından ceviz büyüklüğünde dolu… Bütün yaprakları deldi kurşun gibi dolu taneleri. Sonra hava pusardı, bulanık bir ırmak rengini aldı. Herkes hayret içindeydi. Hüseyin Efendi de böyle olsun istemiyordu. Allah affetmemişti.

Nehrin bu yakasına bir damla bile yağmur düşmemişti. Afet, bıçakla kesilmiş gibi nehrin öbür tarafından bu yana geçmemişti. Mundafalılar, sadece öbür köyün üzerinin karardığını görmüşlerdi. Onların oradaki kopan fırtınadan haberi yoktu. Bunu daha sonra öğreneceklerdi.

Üç cani, Mundafa’dan ayrılıp kendi köylerine gelince, masum bir adama saldırmanın neye mâl olduğunu anlayacaklardı. Köyü görünce gözlerine inanamadılar. Bütün her yer çamurdu. Afet sonrası sessizliği vardı. Köy, sanki ikinci bir tufan yaşamıştı. Hüseyin Efendi’ye yaptıklarını hatırladılar. Bu sadece kendilerinin suçu değildi. Köydeki ileri gelenlerle kararlaştırmışlardı bunu. Suç, bütün köylünündü, ondan dolayı ceza umumi gelmişti.

Bu tufandan sonra köy verimsizleşti. Bir daha da, ne köy ne de köylüler iflah oldular. Burunsuzluların burnu öyle bir sürtülmüştü ki, herkese ibret olmuştu. Şimdi bile iki köyü beraber görenler, aradaki farka hayret ederler.

Henüz Yorum Yok »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.

WordPress.com'dan blog alın.