ATSIZ

RÖPORTAJ’LAR

CHP, askerle zımni ittifak oluşturdu
Kim solcu, kim sağcı? Sağ bildiklerimizin solda, sol bildiklerimizin sağda konuşlandığı şu günlerde kafa karışıklığımı Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi, İletişim Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ahmet İnsel ile gidermek istedim.

Ona solcu bir siyaset bilimci olarak berrak gelen sol-sağ ayrımı, kendini ne sağa, ne sola ait hisseden “Herkes için önce adalet” diyen, bütün istisnalardan kurtulmuş, hiçbir seçim anketinde yer almayan araftaki seçmenler için ne kadar anlamlı bilemiyorum. Önümüzdeki hafta İnsel’in de üyesi olduğu Bağımsız Sol Adayları Destekleme Komitesi’nin önerdiği adaylarla tanışacağız. İsimlerini alamadığım bu solcuların Meclis’e girip giremeyeceğini, girerlerse sistemin bir parçası mı, yoksa ezilmişlerin sesi mi olacaklarını zaman gösterecek. Bir de tabii “Hangi ezilmişler?” sorusu var. Bağımsız sol adaylar bu soruya, “Sadece emekçiler değil, askerî vesayet rejiminin ezdiği herkes.” diyorlarsa buyursunlar gelsinler.

Kendi seçmeninde bir heyecan yaratan DSP-CHP birlikteliği seçim sonrası nasıl seyreder?

Deniz Baykal’ın DSP’lilere parti içinde yeteri kadar yer açıp açmayacağını bilemiyorum. DSP-CHP birleşmesi epey bir il ve ilçe başkanının makam olarak ortadan kalkması anlamına geldiği için o ara kademedeki insanların direnişleriyle karşılaşacaktır. Birleşme, bugünkü CHP’nin ulusalcı çizgisinde bir değişiklik yapmayacak ama bir berraklık getirecektir. Sosyal demokrat dünyanın bu bölünmeler nedeniyle zayıf olduğunu zanneden seçmen kitlesinin, zayıflığın bölünme mi, yoksa siyasal çizgi nedeniyle mi olduğu konusunda daha net bir fikri olacaktır. AKP’nin kendi hayat tarzını tehdit ettiği iddiasını taşıyan kesim için de CHP-DSP birlikteliği laik cephenin güçlendirilmesi olarak algılanacaktır.

CHP’nin aslında DSP’nin trilyonlarına göz diktiği yorumlarını nasıl karşıladınız?

Bir partinin bir şey harcamadan bu kadar paranın üzerine oturması da, “Bu parti midir, yoksa tasarruf sandığı mıdır?” diye sorduruyor insana. DSP’nin 80 milyon YTL olduğu rivayet edilen parasına göz diken küçük siyasi partiler veya girişimler oldu. Ama CHP için bunu söylemek doğru olmaz. CHP, DSP ile birleşmeyi sağlamış, AKP’yi hırpalamış, cumhurbaşkanını seçtirmemiş bir parti olarak seçim kampanyası yapacak. Beğenelim beğenmeyelim bütün bunlar CHP çevresindeki seçmen tarafından Baykal’ın başarı hanesine yazılacak.

Peki Anayasa Mahkemesi’ni tehdit etmesi, askerin sopası kafamıza indiğinde sesini çıkarmaması hangi haneye yazılacak?

Bunlar da kendi seçmeni açısından olumlu haneye yazılacaklar. Bunu ben onaylayarak değil tespit olarak söylüyorum. Bugün Baykal altı ay öncesine göre daha kuvvetli.

CHP’nin seçim sloganlarını nasıl buldunuz?

“Devleti böldürmeyeceğiz”, MHP’nin de bütünüyle katıldığı bir slogan. CHP “devleti böldürmeyeceğiz” sloganını ortaya atınca AKP dahil diğer hiçbir parti bu konuda CHP’yi eleştirmeyecektir. Çünkü bütün partiler örneğin Kürt sorununun çözümünün devleti böleceği fikrine teslim olmuş durumda. CHP kendini diğer partilerden ayıran bir sloganı ortaya çıkartmış olmuyor.

Ya “halkı ezdirmeyeceğiz” sloganı?

Bu, sosyal demokrat olma iddiasındaki bir parti için uygun bir slogan. CHP muhalefet anlayışını sadece laiklik kutuplaşması içine sıkıştırmasaydı, yıllardan beri esas mücadelesini yürütmesi gereken alan, AKP’nin iktisat politikaları, bunların sosyal sonuçları, gelir dağılımındaki eşitsizlikler olması gerekirdi. Halkı ezdirmemek tabirinin içinin doldurulması bir sosyal demokrat parti açısından elbette önemli. Ama “halkı ezdirmemek” Genç Parti’nin yaptığı gibi “mazot bir milyon olacak” türünden ucuz popülist sloganlara indirgendiğinde aynı zamanda faşizan bir partinin de sloganı olabilir. MHP halkı ezdireceğinden bahsetmiyor. AKP de zaten öyle bir iddiada bulunmuyor. Dolayısıyla bu da CHP’nin farkını ortaya koymuyor.

MHP ile CHP arasında ne fark var?

Kanaltürk’teki sunucu Ankara mitinginde, “Eğer sağdaysanız MHP’ye, soldaysanız CHP’ye oy verin.” çağrısında bulundu. Demek ki sağ ulusalcı MHP, sol ulusalcı CHP’dir. MHP ile CHP arasında ulusalcılık ve devlet partisi olması bakımından fark, 2004′ten itibaren azaldı.

Ertuğrul Günay’ın “AKP, CHP’den daha solcu” tespitine katılıyor musunuz?

Hayır. Bana göre AKP ile CHP farklı biçimlerde sağ partiler. AKP’liler temel hak ve özgürlükler konusunda belki CHP’lilerden daha tutarlı. Ama bu sol olmak için yeterli değil. AKP ciddi bir AB’ye yakınlaşma politikası yürüttü. Fakat muhalefetin milliyetçi kanala kendini çekmesi ile o duruşunu sağlam tutamadı. Kendisinin hazmedilmiş bir demokrat tavrı olmadığını, 301′inci madde konusundaki yaklaşımında gördük. Türk muhafazakâr dünyasının demokrasi ve siyaset anlayışı AKP’de halen ağır basıyor.

Günay AKP’de, Kesici CHP’de. Başka kaymalar da var. Yok aslında partilerin birbirinden farkı, diye okunabilir mi?

Şu anda partilerin seçim programlarının ne olduğunu bilmiyoruz. Sol sağ ayrımını merkezde eritmek gibi 1980′lerde başlayan teşebbüs bugün daha güçlü bir biçimde kendini ifade ediyor. Geniş bir muhafazakâr seçmen topluluğu siyasetin ağırlık merkezinin daha sağa kaymasına yol açıyor. CHP’nin solunda demokrat, özgürlükçü, ilkeli, dışa açık fakat aynı zamanda ülke içindeki dayanışmayı ikinci plana itmeyen, “yoksulluk, dışlanmışlık, Kürt sorunu hepsi iktisadi büyüme ile halledilir” demeyen bir parti yok. AKP de, “Bırakalım bunları. Yüzde sekiz büyüyelim. On sene sonra sorunumuz kalmaz.” diyor.

O bunu söylüyor da CHP ne söylüyor?

CHP, MHP gibi bu konularda hemen hemen hiçbir şey söylemeyerek ayakta kalmaya çalışıyor. Özgürlükçü sol açısından CHP’ye yönelik en büyük eleştiri, ulusalcılık yarışmasına Türk siyasetini sokarak, AKP’yi de o kanala çekmesidir. AKP eleştirisini sadece laiklik eksenine oturtarak, AKP’nin esas sol tarafından eleştirilmesi gereken iktisadi ve sosyal politikalarını, demokrasi eksikliklerini gündeme getirememesidir. Sonuçta Ertuğrul Günay’ın ifade ettiği gibi görünüşte bile olsa AKP’nin CHP’den daha sol parti olduğu iddiası dile getirilir hale geldi.

Siyaseti artık sol ve sağ ayrımıyla okumasak da statükocular-değişimciler desek seçmenin kafası daha mı netleşir?

Bu ayırım da büyük ölçüde yanıltıcı olur. Değişimcilik bayrağını muhafazakâr bir parti elinde tutuyorsa, sol açısından bu “değişim” başka bir statükonun pekiştirilmesi anlamına gelebilir. Sağ-sol ayırımı seçmen için hâlâ anlamlı. Ama seçmenin kendini solda tanımladığı tüm partilerin toplam oy oranı yüzde 30 civarında.

Gerçek solu kim temsil ediyor?

Bana sol gelen bir tavır, başkasına gelmeyebilir. Eğer insanlar kendilerini solda görüyorlarsa soldadırlar. Sağda görüyorlarsa sağdadırlar. Bu soldur, bu değildir tartışmasının ötesinde solun demokrasi, fikir ve ifade özgürlüğü, emekçi hakları, siyasi, iktisadi ve kültürel konularda eşitlik gibi asli ilkelerini Türkiye’de somut olarak tanımlaması lazım.

Bu ilkelere göre solun sahibi kim? Hadi partisi lideri yok, bağımsız adaylar nerede?

CHP’nin solunda oluşmaya çalışan bağımsız bir sol aday girişimi var. Bu benim kanımca ciddi bir sol, demokrat, özgürlükçü tavrı temsil etmek iddiasında. Seçimin erken olması nedeniyle bu, Türkiye çapında bir girişim olamayacak. Bağımsız sol adayların en fazla birkaç bölgesinde kendini gösterebileceğini, iki üç tanesinin milletvekili seçilmesinin bu aşamada başarı kabul edilmesi gerektiğini zannediyorum.

Üç hakiki solcu Meclis’teki havayı değiştirebilir mi?

Bu hakikidir demek, diğerleri sahtedir anlamına gelir ki bu son derece yanlıştır. Değişimden ne anladığınıza bağlı. Bu seçilen kişiler ulaşım konusunda bir oluşmuş parti politikası getirip, “Hükümette olursak bunu yapacağız.” demeyecekler, belli ilkeleri savunacaklardır. Türkiye’de baskın milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı çıkışın ve giderek ikinci sınıf vatandaş konumunda olan ve AKP’nin politikalarının da kendilerini bir kenarda bıraktığı emekçilerin, ezilenlerin, iktisadi planda dışlananların sesi olacaklar. Yurdumuzun bir yasaklar ülkesi değil, bir özgürlükler ülkesi olması talebini dile getirecekler, sol kamu vicdanının sesi olacaklar.

Acaba? Yoksa kayıp mı olacaklardır o sistemin içinde?

Adayları öneren destekleme komitesi, bu adaylar milletvekilli olduklarında, “Tamam bizim işimiz bitti.” demeyecek, onlarla beraber çalışacaklar. Bunun bir siyasal harekete dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek. Daha komiteyi oluşturmadık. Adaylarla ilgili şu anda isim veremem. Önümüzdeki hafta ortasında bağımsız sol aday girişimi bu nitelikte bir veya birkaç adayı ilan edecek.

Sizin çıkaracağınız adayları bilemem ama kendilerine solcu diyenlerin neden demokratik talepleri yoktur?

Kendini solcu olarak tanımlayan ama ulusalcı, dışa kapanma eğilimleri yüksek, devleti toplumun üstünde bir yüksek mevki olarak gören kişilere, “Niçin daha fazla demokrasi istemiyorsunuz?” diye sorsanız, “Türkiye’nin gelişmişlik düzeyi buna elvermez.” derler. Türkiye halkının cahil olduğunu, bu cahil halkın demokratik seçimlerinin sağlıklı olmayacağını ima ederler. Bu kesimin toplumun çoğunluğuna karşı ciddi bir güvensizliği var.

Bu aslında devletin millete genel bakışı değil mi?

Evet, bu güvensizlik devlet politikalarına da hakim. Bu devlet aklıyla bu kesimlerin güvensizliği yan yana geldiği zaman, kendinin toplum üzerinde emredici rol almasını bir tür güvence olarak gören bir anlayış ortaya çıkıyor. Ulusalcılık Türkiye’de geleneksel solun neredeyse genetik özelliğidir. AKP, MHP, DYP milliyetçiliği de CHP’nin ulusalcılığından az değil. AKP kendi seçmenine, kendi gücüne güvendiği için milliyetçilik konusunda bazı açılımlar yapabildi. Fakat gördük ki kendisine milliyetçilik kanadından bir rekabet açıldığı an panikleyip, o milliyetçi damara hızla dönebiliyor. CHP özellikle 2004′ten itibaren kendini irtica ile mücadele cephesine çekti. Ve burada askerle bir tür zımni (örtük) ittifak oluşturdu. Ve 27 Nisan muhtırasına karşı hiçbir eleştiri dile getirmedi. CHP, askerin kritik anlarda müdahalesinin mümkün olduğu bir askerî vesayet rejimini kendisi açısından uygun görüyor.

Her şeye rağmen AKP yeniden hükümeti tek başına kurarsa?

Çok büyük bir gerginlik yaratacağını zannetmiyorum. AKP’nin gerçekten demokrat bir hamlenin taşıyıcısı olacaksa bu Anayasa’nın değiştirilmesine öncülük etmesi gerekiyor. AKP bugüne kadar 12 Eylül rejiminin anayasal ve siyasal yapısını kendi çoğunluğu açısından uygun buldu. Herhalde şu anda görmüşlerdir ki bu rejim, çoğunluğu elde etmiş olsa bile demokrasinin işlemesine izin vermiyor. AKP belki bu antidemokratik darbeyi yedikten sonra, demokrasi talebinin sadece kendisi için değil, bir genel ilke doğrultusunda gerçekleştiğinde sağlam bir temele oturacağını anlamıştır. AKP’den, siyasi partiler yasasının, seçim yasasının, cumhurbaşkanının yetkilerinin değiştirilmesi ile ilgili demokrasi hamlelerini taşıması beklenirdi. Ve o zaman AKP, ne bugünkü zor duruma düşmüş, ne de kendisi sonuçta 12 Eylül rejimi rantından yararlanmaya çalışan parti konumunda olurdu.

Darbeler, muhtıralar dönemi nasıl biter?

Darbe, ufkumuzda maalesef her zaman var. Asker de zaten bu müdahale tehdidini 27 Nisan muhtırasında ifade etti. Darbenin bir dayanağı İç Hizmet Kanunu. Değiştirilmesi Meclis’in iradesine bağlı ama sadece kanun değişikliği ile darbe tehdidini kalıcı biçimde savuşturamayız. Toplumun çoğunluğu buna hayır demezse açık veya örtük muhtıralarla yaşamaya devam edeceğiz. Başta muhafazakârların ordunun en güvenilir kurum olduğunu ifade ettiği bir toplumda çok kolay sivilleşme ve demokratikleşme yaşayamayız.

Mitinglerde “daha fazla demokrasi” diye bağıramaz mı yığınlar?

Bunu bağıranlar var ama maalesef çok fazla bir kitleye tekabül etmiyor. Hrant Dink’in cenazesinin kaldırıldığı günün ertesi, milliyetçi muhafazakâr çevreler “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganının atılmasından son derece rahatsız oldular. Bu rahatsızlığı bir kısım CHP’li de ifade etti. Cumhuriyet yürüyüşlerinde bu slogana karşı eleştirel imalar yapıldı. Bu sloganı kendi kimliğine yönelik bir ihanet olarak tanımlayanların daha fazla demokrasi talep eden yürüyüşte yer alacağını bekleyemeyiz. Kendileri için demokrat olanlar, demokrasi değil ayrıcalık talep ederler.

NURİYE AKMAN

——————————————————————————————

Fadime Özkan’ın Türkan Saylan’la yaptığı ve Star gazetesi’nde yayınlanan röportajı.

Cumhuriyet, bildiğiniz gibi monarşi olmayan, egemenliğin millette olduğu yönetim biçimi. Bu ülkede aksini talep eden mi var ki mitinglerin adı cumhuriyet mitingi?

Biz cumhuriyetten laik temelli demokrasiyi temsil eden cumhuriyeti algılıyoruz. TC, Cumhuriyet’i ilan etmeden meclisini kurmuş, önce demokrasinin temellerini atmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet de alt kavramlarıyla tehlikede.

Söylediğiniz gibi Cumhuriyet’i, milleti temsil eden Meclis ilan etti. İki ay sonra halkın iradesi sandığa yani meclise yansıyacak. Bu durumda cumhuriyet mitingleri nafile mi olacak?

Öyle şey olur mu? Sandık halkın gerçek düşüncelerini oylarına yansıtıyorsa gerçektir. 12 Eylül sonrası rejimin getirdiği yüzde 10 barajı ve dokunulmazlıklar var. Üçte bir oyla üçte iki çoğunluğu almış bir parti ‘ben sen bizim oğlan’ diye hareket etti. Ama ‘barajı atlayıp meclise gireyim de ne olursa olsun’ diyenlere de karşıyız.

YÖNETMELİKLER VARMitinglerde toplumun bir kesimini dışlayan konuşmalar da yapıldı. Bu kamplaşmayı artırabilir mi diye endişelenip sorumluluk hissettiniz mi?

Ben bu sözlerinize asla katılmıyorum. Biraz sanal olduğunu düşünüyorum. O yüzde 35′e sorun bakalım memnun musunuz diye?

İki ay sonra sorulacak zaten.

O zaman konuşalım. Bizim karşıtlığımız bu hükümetin kadınlarımızı türban üzerinden siyasal İslam olarak kullanarak bizi milli görüşe çekmeyi hedeflemesinedir. Biz mitinglerde ‘elim kırılsaydı da buraya oy vermeseydim’ diyenlerle kucaklaştık. Orada bir sürü bizim okuma yazma öğrettiğimiz başörtülü kadınlarımız, annelerimiz, ablalarımız vardı.

Başörtülü kadınlardan bahsederken neden sadece okuma yazma bilmeyen ya da yaşlı kadınları alıyorsunuz? Genç, eğitimli, kentli, dünyadan haberdar, hayatını kazanan, başını da kendi iradesiyle örten çok sayıda kadın var bu ülkede?

Hayır, geniş bir kesim yok kardeşim. Ayrıca bu ülkenin yasaları, yönetmelikleri var. Atatürk’ün, laik cumhuriyetin çocukları olarak biz türbanın belli yerlerde siyasal simge olarak kullanılmasını kabul etmiyoruz. Bu yasal bir tavırdır.

TAVRINIZI BEĞENMEDİMYasalar insan eliyle yapılır ve her yasa da, hukuki olmayabilir. Önemli olan evrensel temel hak ve özgürlüklerdir biliyorsunuz…

…Benim insan haklarını savunduğumu herkes bilir.

Ben de biliyorum ve bu yüzden soruyorum: Kişinin doğuştan kazandığı, anayasal güvence altına alınmış haklarının elinden alınması haksızlık mıdır, değil midir?

Siz beni kendi fikirlerinize getirmeye çalışmayın. Bu şekilde sorgularsanız cevap vermem size.

Ben bunun konuşulabilir olduğunu düşündüğüm, buradaki çelişkiyi nasıl açıkladığınızı merak ettiğim için soruyorum.

Tavrınızı beğenmediğimi söylemek istiyorum.

Ama sorumu cevaplamıyorsunuz Türkan Hanım?

Bakın orada örtülü kadınlarımız da vardı. Çok hoştu. Hatta bir tanesine mikrofon tuttular. Dedi ki ‘Biz onlardan değiliz. Onlar zaten bizi sevmez.’ Ben o kızlarımızla bir öğretim üyesi olarak yaşadım senelerce. Nasıl o hale getirildiklerini, kurtulmak için ne çabalar verdiklerini, yüzlerine kezzap atmaya teşebbüs edenlerin üniversite kapılarında kavga çıkarttıklarını, o kızların büyük sıkıntı içersinde ‘bizi kurtarın’ dediklerini yaşadım.

BU İŞLER KOLAY DEĞİLMerak ediyorum; yüzüne kezzap atılan kişi üniversite öğrencisiyse, yasal yolları neden kullanmıyor?
Nasıl yapsın? Bu işler kolay mı sanıyorsunuz. Dayak yiyen kadın karakola gittiğinde ‘kocandır döver’ demiyor mu karakol? Lütfen yani gerçekleri şey yapmayın. Siz star gazetesinden misiniz sahiden?

Neden? Size bunları soruyorum çünkü 18 yaşına gelmiş bir insanın kendi iradesiyle başını örtemeyeceğini söylüyorsunuz. Örterse de okuyamayacağını. Ben de bir insan ve kadın hakları savunucusunun bunu neden söylediğini anlamaya çalışıyorum.

Kardeşim, o üniversiteye gidemiyor da, ben asker olabiliyor muyum? Yapmayın yani. Bu ülkenin yasaları var. Yasalara uysun da isterse türban taksın, isterse ne yaparsa yapsın.

Peki, mitinge dönelim o zaman. Mitinglerde Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’den çok eşi Hayrunnisa Gül’ün türbanına tepki gösterildi ve…

…Hayır, ikisine de tepki gösterildi. Gül’ün geçmişi ortaya çıktı. O söylemleri söyleyen birinin Atatürk’ün, İnönü’nün temsil ettiği bir makamda olmasını ister misiniz?

Türkiye’yi temsil ediyor zaten, Dışişleri Bakanımız.

O politik bir şey. Bu politika üstü. Oraya gelen kişi de, eşi de artık birey değildir. Toplum nasıl gözükmek istiyorsa öyle temsil etmek zorundadır. Bu ülkede yasalara, çağdaşlığa aykırı küçük bir kitle her zaman olacak. Ama o ucun Türkiye’ye hakim konuma gelmesine asla izin veremeyiz. Buna ne derseniz deyin.

Türkiye’deki kadın nüfusunun yarısının başı örtülü. Onlar için konulan yasaklar eşleri için de mi işletilmeli?

Ama bakın… Siz provakasyona çok açık bir insansınız galiba.

Bunu nereden çıkartıyorsunuz! Benim işim soru sormak.

Bakın, başörtülü kadınlarla türbanlıları aynı kefeye koyamazsınız. Türban siyasal İslamcı bir davranıştır. 80′den sonra belli bir kadın vaiz ortaya çıkmış, kadınları ikna etmeye başlamıştır. Türban modamsı bir şey. Başörtülü kadınlara karşı değiliz. Anadolu’da analarımız, babaannelerimiz de başörtülü. Biz cumhuriyet kadını olarak yetiştik. Hiçbir örtülü anne de kızının örtünerek okumasından yana değildir.

Peki, o kız kendi iradesiyle başını örtmek isterse ne olacak?

İstiyorsa, istediği yola gidecek.

Başını örttüğü için okula gidemeyecek yani?

Başını örtmek istiyorsa gidemeyecek.

EV KADINI OLABİLİRSİNKızların okuması için yıllardır büyük emekler veriyorsunuz Türkan Hanım. Hem ‘haydi kızlar okula’ diyorsunuz, hem de bazı kızlara ’siz değil’ diyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor? Burada bir çelişki yok mu?

Ben sizinle anlaşamıyorum. Ben kızların özgürlüğüne bir şey demiyorum. Erkekler nasıl kravatlı olduysa onlar da çağa uymak zorundalar. Size garanti veriyorum, bizim okuttuğumuz kızlarımızın hiç birisinin anne-babası kızının örtülü olmasını istemez.

Siz aileden, çevreden, üçüncü kişilerden bahsediyorsunuz. Ben kişiden, bireyden bahsediyorum. 18 yaşını aşmış, başını da kendi iradesiyle örtmüş bir insana ‘başını aç’ demek ya da örttüğü için cezalandırmak bana ayıp geliyor. Size gelmiyor mu?

Size gelebilir. Ama ben de diyorum ki ‘Kızım büyüyünce nasıl istersen öyle hareket edersin ama okulda bunu yapamazsın. Öğretmen olursan, memur, doktor olursan, siyasete girersen yapamazsın. Bunun dışında ev kadını olursun, işe atılır dükkan açarsın’. TC cumhurbaşkanlığında, parlamentosunda, eğitiminde, hastanesinde, okullarında bizi geriye götüren simgelerle olmayı kabul etmemiş. Laik düzen bu demek.

Peki, şu ayrıştırmayı konuşalım o halde. Türban ve başörtüsü arasındaki…

…Bakın, ben konunun uzmanı değilim ama uzmanların söylediğine göre vatandaşlarımızın örttüğü örtüyle bu bambaşkadır. Babaannelerimiz, köylülerimiz de başını güzel bağlayan kadınlarımız.

Kentli, eğitimli, genç bir kadına ‘başını kapatacaksan köylüler ya da babaanneler gibi kapat’ demek mi bu?

Babaannesi gibi bağlasın demiyoruz. Zaten başı bağlı anneler kızının başını bağlamasını istemiyor.

TELEPATİ YAPIYORUMAslında şunu soracaktım yarım kaldı. Bir bilim kadını olarak başka bilim kadınlarının çalışmalarını takip ediyorsunuzdur herhalde. Prof. Nilüfer Göle ve Prof. Elizabeth Özdalga ‘türban modern başörtüsü yorumu’ yani ‘çağdaş bir giyim’dir diyor?

Olabilir. Çiğdem Kağıtçıbaşı da var. İnanıyorum ki o kızlar içlerinden ‘Bunlar doğru söylüyor, biz kullanıldık’ diyor, biliyorum. Böyle bir telepati var. O çocukları sarıp sarmalayıp ‘kapıdayız, bir şey yaparsan gösteririm sana’ diye tehdit etmeye kimsenin hakkı yok. Onlara ‘bunu özgür irademizle yaptık’ dedirtmeye, benim hemcinsimi istismar etmeye kimsenin hakkı yok.

Hemcinsinizin neden bu kadar edilgen ve zayıf olduğunu düşünüyorsunuz? Öyle olup da size baskı gördüğünü anlatanlara hukuki yollar konusunda yardımcı olmuyor musunuz, bu vakalar kamuoyuna neden hiç yansımıyor?

Söyledim, karakola gittiğinde ne diyorlar. Kalacak yeri olmayan bir kız, öğrenci yurduna gittiğinde ‘Seni buraya alırız ama başını örteceksin, gece kalkıp merdivenleri sileceksin, şunu bunu yapacaksın’ diyorlar. Ağlayarak bize geliyor bu kızlar. Bunların farkında değilsiniz, türbanlı kadınları savunmaya çalışıyorsunuz.

Ben, bir insan hakları savunucusunun temel bir hakkın yasaklanmasını neden savunduğunu anlamaya çalışıyorum.

Ben bir doktor olarak onlara verilen fiziksel zararları tedavi etmeye çalışıyorum. Ama tabi ki tuzu kuru zengin, gidip de tesettür modalarına uymuş hanımefendilerin hakkını hiç kimse yemiyor bu Türkiye’de.

ASKER MiTiNGLERE KATKI YAPTICumhuriyet mitinglerinden önce medyaya, TSK’nın STK’lar eliyle halkı meydanlara döküp darbe ortamı hazırlamayı amaçladığı yönünde belgeler yansıdı biliyorsunuz. Dönemin kuvvet komutanlarından Şener Eruygur da şu an mitinglerin başını çeken ADD’nin başkanı. Tüm bunlar zihninize soru işareti düşürdü mü?

Asla! Herkes bir görev yapar, ayrılınca vatandaştır. Biz Şener Paşa’yı herhangi bir asker olarak görmüyoruz. Doktor da olabilirdi. Darbeyle ilgili hiç bir açıklık yok. Zaten biz bağırdık ‘darbeye karşıyız’ diye.

Daha sonra da muhtıra için ‘iyi oldu’ dediniz.

Onu muhtıra olarak görmüyorum. Bu ordunun bir görevidir kardeşim.

Yurt içinde, dışında herkes muhtıra olarak değerlendirdi?
Bu bir uyarıydı. Siz istediğinizi söyleyin. Orduya karşı olanlar, özellikle AKP, AB’ye sürekli ‘ordudan bizi kurtarın, genelkurmay baskı yapıyor’ diyor. Bizim ordumuz bir yandan savaşır, sınırlarımızı korur, bir yandan cumhuriyeti ve laik düzeni korur, bir yandan da sivil toplum örgütü gibi çalışır. Anadolu’da Mehmetçik dershaneleri vardır. Dolayısıyla ordu gördüğü yanlışlıkları söyleme özgürlüğüne sahip. Biraz sert söyleyebilir. Buna da saygı duyuyorum. Ordu bizim de sözcümüz. Ben ne kadar konuşma hakkına sahipsem ordu da sahip. Sonuçta ben askerin açıklamasını muhtıra olarak değil bir katkı olarak görüyorum.

Neye katkı?

İnsanların meydanlara toplanmalarına bir nevi bir katkı yapmıştır. Birçok insanın uyanmasına neden oldu.

———————————————————————————————————————–

Deniz Baykal da Aziz Yıldırım da narsist*
Partilerini değiştirenler her zaman ilgimi çeker. Böyle biriyle konuştuğunuzda hem siyasetin hastalıklarını hatırlarsınız, hem de insan psikolojisinin temel dinamiklerini. Yoktur aslında partilerin birbirlerinden farkı. İster soldan sağa, ister sağdan sola geçsin bütün politikacılar bunu bilirler. Ama “millete hizmet” klişesinin diri kalması gereklidir.

İdeolojik nüanslar azaldıkça, onaylanma, sevilme ihtiyacı daha da baskın hale gelir. Türkiye’nin hızla cumhuriyetçiler ve demokratlar şeklinde saf tutmaya başladığı süreçte, eski CHP’li, hasta Fenerli İnal Batu, Baykal’ın ve Yıldırım’ın kendisine veremediği mutluluğu Mehmet Ağar yönetimindeki DYP’de bulur mu? Zaman gösterecek.

1999′da, Roma büyükelçisi iken istifa edip CHP’ye katıldınız. Roma’dan ayrıldığınız gün Amerika Apo’yu paketleyip Türkiye’ye gönderince oylar DSP’ye aktı. Apo’nun rüzgarı CHP’yi parlamento dışında bırakırken, sizi kahraman yaptı. Tek bir delege tanımadığınız halde üst üste iki kurultayda en yüksek oyu alarak genel başkan yardımcısı oldunuz. Zaman içinde sizi CHP’nin ulusalcı, militarist çizgisine isyan ederken gördük. İlk ne zaman ayıldınız?

CHP’nin parlamento dışında kaldığı dönem romantik bir çağdı. Herkes gayet vakar içinde, bu partiyi yeniden parlamentoya sokma misyonunu üstlenmiş, gece gündüz çalışan idealist insanlar partisi gibiydi. 99′da İzmir’den aday oldum. Dört yıla yakın İzmir’de çok çalıştım, tanındım, sevildim. Birdenbire bana hiç sorulmadan Hatay adayı oldum. Hatay’a ilk ve son defa üniversite öğrencisiyken gitmiştim. Bu benim partide yaşadığım ilk şok oldu. Basından öğrendim Hatay’dan aday olacağımı ve İzmir’den beni söküp atacaklarını. O gün, romantik çağ bitti, hayatın acı gerçekleriyle yüz yüze gelmeye başladım.

Neydi o acı gerçekler?

Bu, CHP’ye özgü de değil, partilerimizin hiçbirinde parti içi demokrasi yok. Ama ben CHP’yi size anlatayım. Bir kere genel başkan ve onun kurmayları, bütün partilileri isim isim, kim ne kadar sadıktır, kime ne kadar güvenilebilir biliyorlar. Delege seçilirken buna çok dikkat ediliyor. Ve sonra o en sadık insanlar genel başkanı ve parti yöneticilerini seçiyor. Tabii insan tabiatı icabı, tek seçici olan genel başkana yaranma, tam sadakatle her dediğine evet deme eğiliminde oluyor.

Bu durum, genel başkanın psikolojisini nasıl etkiliyor?

“Hayır” cevabıyla karşılaşmaması tabii narsisizm yaratıyor. Kendi söyledikleri her sözün doğru olduğuna inanıyor. Ama bıçak kemiğe dayanınca, pat diye istifa ediyor insanlar. CHP 26 kişi kaybetti bu dönemde. Türkiye’de AB’yi savunan politikalar out oldu. İn olan ulusalcılık, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur düşüncesi, yabancı düşmanlığı. CHP’yi sağa kaydıran, anamuhalefet oluşu oldu. AB ile artık bu şartlarda görüşme olamayacağını, bir moratoryum ilan edilmesi gerektiğini ileri sürerek oy alacağını düşündü. Hükümeti Kıbrıs’ı satmak ile suçladı. Benim genel merkezle ilk pürüzlerim Annan planı sırasında ortaya çıktı.

Genel başkan yardımcılığında bir yıl kaldım ben. O bir yıl da sallantıdaydı yerim. Uyuşamıyorduk bu tür konularda.

Askerin CHP üzerindeki baskısı mı onu bu hırçın politikaya itti?

CHP öteden beri kendini devlet ile özdeşleştirmiş. Silahlı Kuvvetler de bu devletin en önemli kurumu. Onun için ister istemez bir yakınlaşma, bir iletişim oluyor. Çünkü asker de kendine en yakın parti olarak CHP’yi görüyor. 1999 seçimlerinde bu trend bozuldu. Asker ilk defa CHP’yi değil, DSP’yi destekledi. Çünkü Ecevit, Apo’yu getirmişti.

Anayasa Mahkemesi, kararını vermeden evvel Baykal’ın çıkıp ‘beni reddederseniz çatışma olur’ demesini CHP tabanı nasıl değerlendirir?

CHP’nin bir bölümü emekli askerler, savcılar, eski öğretmenler; AKP’den nefret eden, eşi türbanlı birinin Çankaya’ya çıkmasından fevkalade rahatsız olan takım. Baykal’ın bu yargıya müdahalesini alkışlarla karşılamıştır. Parti içinde hâlâ (gülerek) kaldıysa liberal aydın takım tabii bu çıkışı yadırgamıştır.

DYP ile flörtünüz ne zaman başladı?

Ben köşeme çekilmiş durumdaydım. Üç yıl gibi uzun bir yalnızlık dönemi yaşadım. Ben on yıldır TV programı yapıyorum. Ondan evvel Dışişleri sözcülüğüm var. Bu son yalnızlık döneminde beni avutan tek şey, basının, kamuoyunun, dostlarımın ilgisiydi. Ve ben iyice artık politikayı bırakmaya kararlıydım.

Demek ki DYP’den çok süper bir teklif yaptılar size…

Hayır hayır. Teklif meselesi değildi. Kendi partinizden tam bir ilgisizlikle karşı karşıyasınız. Genel başkan şöyle dursun, genel sekreter dahi “Senin derdin ne?” diye bir kere beni çağırmamıştır. “İnal Bey sorunların var galiba. Böyle en arka sırada oturuyorsun, gel bir kahve içelim” dememiştir.

Niye gidip Baykal’ın kapısını çalmadınız?

Yok, o benim tabiatım değil. Şimdi şöyle bir garip durum ile karşılaştım. Roma büyükelçiliğini bırakıp gelip o altın yıllarda, parti Meclis dışındayken gecemi gündüzümü verdiğim, bütün Anadolu’yu deli gibi dolaştığım, partinin vitrinindeki birkaç kişiden biri olduğum unutulmuş.

Eh. Siz de DYP’ye göz kırptınız!

Hayır. Politikayı bırakmaya karar vermiştim zaten. Kendi partimde tam bir ilgisizlik varken birdenbire diğer partilerden bana çok sıcak, beni gururlandıran çok güzel ifadelerle teklifler gelmeye başladı. Bu bende bir hınç yarattı. Büyük bir haksızlık karşısında olduğum hissine kapıldım. Çünkü kendi partim benim suratıma bile bakmıyor. Öbür partilerin hepsi peşimde olduğuna göre demek benim bir değerim var diye düşündüm.

Parti partiden ne kopartırsa kâr-dır yani. İşin bir de bu yönü var.

Yok, öyle yorumlamıyorum. Çünkü ben önce Art’de, sonra Kanal a’da program yapıyordum. Hiçbir ortak yönümün olmadığı, tanımadığım insanlar dış politikadaki görüşüme çok övücü sözler söylediler. Bir gün, benim televizyon programıma CHP’den ilgi olmadı.

Siz niye çağırmadınız Baykal’ı programınıza?

Baykal’ı çağırmadım da, başkalarını çağırdım. Mesela Haluk Koç geldi, Kemal Anadol geldi.

Tamam ilgi göstermişler o zaman.

Hayır yani benim böyle bir hizmet yaptığımın bilincine varılmadı. Buna mukabil diğer partiler hep bu programı methettiler. Beni hırslandıran bu sıcak ilgi oldu. Aşağı yukarı bir buçuk yıl solda yeni bir oluşum için sayısız toplantılara katıldım. Acaba Baykal dışı solda bir toplanma olur mu diye bekledik. Olmadı. O zaman mevcut partilerden birine katılma seçeneği kaldı. Orada da bana en uygun parti DYP’ydi. Çünkü demokrat, gerginlik yaratmayan, AB’ye karşı sıcak.

‘Gerginlik yaratmayan’ ibaresine mim koyup parti değiştirmenizi analiz edelim. Anlıyorum ki sizde şefkat isteği öne çıktı.

Her insan kadar.

Ama bir ideolojik tutarlılık, bir ilkeli duruş yok. Beni sevin arzusu var.

Pardon. Yanlış anladınız. Kabahat benim. Ben yanlış anlattım. Bütün bu yıllar boyu CHP’nin sert, gergin, hırçın, AB’ye karşı politikasını eleştirdim. AB’nin bize yaklaşımını da eleştirdim; ama bu kadar hoşgörüsüz, adeta Sosyalist Enternasyonal’in dahi dikkatini çeken ve CHP’yi uzaklaştırma noktasına yaklaştıran tutumlarını hiçbir zaman tasvip etmedim. Yani ilgi bekliyordum; ama hiçbir zaman bu tutumum değişmedi benim.

Ama CHP sizi şu ya da bu şekilde onore edip şefkat gösterseydi siz de o hercümerç içinde boğulup gidecektiniz. Sizin de farkınız kalmayacaktı.

Hayır hayır. Ben de Baykal’ın etrafında dolaşan hep ona biat eden, her dediğine evet diyen bir insan olsam herhalde beni de gözden çıkarmazlardı.

Baykal’a nasıl biat ediliyor?

Bir kere hep yakınında bulunacaksınız. Grup toplantılarında göze çarpacak bir yerde oturup alkışlayacaksınız. Gündelik yaşam içinde çok önemli bir yer tutacak genel başkan. Hayranlık göstereceksiniz, görüşlerini tasdik edeceksiniz. Ha bu bütün partiler için geçerli yani.

DYP gerginlikten uzak dediniz biraz evvel; ama tam tersini yapmadı mı?

Gerginlik politikasından gerginlik politikasına fark var tabii. CHP, cumhurbaşkanlığı seçimini mahkemeye götürmüşken askerlerin bir müdahalesi var. DYP ona karşı çıkıyor.

Ne kadar çıktı, ne kadar çıkmadıyı halka bırakıp şunu sorayım. Siz vaktiyle herkesi CHP çatısı altında toplanmaya çağırdınız. Şimdi çıkıp, çatı DYP diyeceksiniz. İnandırıcılık sorunu olmayacak mı?

Olabilir. Ama eskiden soldakilere CHP’ye gel diyordum. Şimdi de sağdakiler DYP’ye diyorum. Yani CHP’lileri DYP çatısına filan çağırmıyorum.

Daha evvel parti değiştirmelere nasıl bakardınız?

Hiç iyi karşılamazdım.

Kendinize baktığınızda ne görüyorsunuz?

Ben dönem içinde parti değiştirmeye karşıyım. Bu dönem bittiği için bunu yaptım.

Niye daha sola gitmediniz de sağa kaydınız?

İbrahim Tatlıses demiş ya, Urfa’da Oxford vardı da gitmedik mi, diye. Sol parti var da gitmedik mi, hani nerede sol parti?

Sizin eskiden “Ben tatlı su solcusuyum.” dediğinizi hatırlıyorum. Belki de o yüzden kolay oldu sağa geçmek?

Nerede söylemişim onu?

Neredesini hatırlamıyorum. Ama laf şu: “Sıkı solcu sayılmam. Sıkı solcu olsaydık ya hapse girerdik ya da devlet memurluğundan atarlardı. En azından sefir yapmazlardı. Zaten bizimkisi de tatlı su solculuğu.”

Doğru doğru. Yani salon solculuğu anlamında söylemişim. Kabul ediyorum bu eleştirileri. Biz çok acımasız bir dönemde yetiştik. Çok samimi arkadaşlarım hapislerde süründüler, devlet hizmetine giremediler. Biz korktuk yani, açık söyleyeyim. Dışişleri’nde de solcu tanınırdık bir ölçüde. Ama başımıza bir iş gelmedi çok şükür.

Zülfü Livaneli bir yazı yazdı geçenlerde. Dedi ki: “CHP’lilerde AK Partililerdeki gibi bir dayanışma yoktur, birbirlerine karşı sevgisizdirler.”

Doğru. Büyük bir sevgisizlik var. Bunu ben de gördüm. Bu herhalde rekabet koşullarının çok çetin olmasından. Genel başkanın gözüne girme mücadelesi insanlar arasındaki dayanışma ve sevgi bağlarını zayıflatıyor. İşte devletin partisi olmaları, Cumhuriyet’in kurucusu olarak kendilerini görmeleri, laikliğe olan tutkuları onları halktan uzak tutuyor.

Özetle halkı sevemedikleri için birbirlerini de sevemiyorlar. Mehmet Ağar kalbinizi nasıl kazandı?

Mehmet Ağar uzun yıllar emniyet genel müdürü, milletvekili, bakan, adalet bakanı, genel başkan olarak protokol açısından hep benden üstün yerlerdeydi. Ben orta düzey bir bürokratken, hep abi demiştir. Mesela uçağa biniliyor. Abi önden buyur diyor. Hayır rica ederim sayın bakan dediğimde olmaz öyle şey deyip çok saygılı, çok mert, güler yüzlü bir insan olarak tanıdım.

Susurluk süreciyle ilgili kafanızda soru işareti var mı?

Tabii eskiden vardı. Ama benim bildiğim hepsinden aklandı.

Susurluk öyle bir konu ki Sedat Bucak dahi aklandı…

Sedat Bucak ile Mehmet Ağar’ı hiçbir zaman mukayese etmem.

Kader arkadaşı değiller miydi?

Yani kader arkadaşlığı teröre karşı mücadelede kader arkadaşlığından ibaretse buna itiraz edilemez. Önemli olan hukuk dışı, kirli bir şeyler yapmamış olmasıdır.

Her ne kadar taze ümitlerle DYP’ye geçmiş olsanız da içinizde CHP’ye ihanet ettiğiniz duygusu var mı?

İhanet demeyelim de, CHP’de kalamamış olmak içimde bir yara tabii.

CHP’de bulamadığınız demokrasiyi DYP’de bulabilecek misiniz?

Bilmiyorum, DYP’ye geçeli daha 48 saat oldu. Dilerim orada vardır.

Peki ne olacak bu Fenerbahçe’nin hali?

F.Bahçe herkes ile kavga etmeyi bir marifet sayan, kendilerini dev aynasında gören insanlar tarafından yönetiliyor. Geçen yıl şampiyonluğu kaybetmemizin tek nedeni budur. Kavga, kavga, kavga. Gerginlik, gerginlik, gerginlik. Kavga ve gerginlikten bıktığım için CHP’den ayrıldım.

Aziz Yıldırım da Deniz Baykal gibi narsist mi?

Evet. Aziz Yıldırım’da da narsisizm var tabii. Geçtiğimiz yaz istifa hadisesi yaşadık. En değerli aylar onun keyfini beklemekle geçti. Dönecek mi dönmeyecek mi? Sonra alelacele en kötü transferler yapıldı. Dünyanın parası ödendi. Yanlış bir hoca seçtiler. Sorumlu Aziz Yıldırım ve arkadaşlarıdır.

Aziz Yıldırım da F.Bahçe’nin Baykal’ı mı yani?

(Gülüyor) Siz deyin onu da. Ben demeyeyim artık.

*Narsist: Kendilerinin önemine ilişkin büyüklük duyguları taşırlar, başarı ve yeteneklerini abartırlar, kendilerini özel ve önemli görürler, hep saygı görmeyi beklerler.

NURİYE AKMAN

—————————————————————————————————————————-

Sistem hatası Genç Siviller
1999 depreminden sonra Siyasal Ufuk Hareketi olarak ortaya çıkan, “Genç Subaylar Rahatsız” haberinin Cumhuriyet gazetesinde yayınlandığı 2003′ten bu yana “Genç Siviller Rahatsız” sloganıyla takiyyenin her türüne karşı çıkan genç aktivistler, zaman zaman kara mizaha yaslanan zekice esprileriyle hepimizi aynaya bakmaya çağırıyor.

Bilindiği gibi sembolleri spor ayakkabı. Dün kutladığımız Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla, gönlüme düştüler. İşte kendilerini sistemin hatası olarak gören Genç Siviller’in çekirdek kadrosu:Turgay Oğur (önde): 1974 Rize doğumlu. ODTÜ Siyaset Bilimi Bölümü mezunu. Yakın zamana kadar Sabancı Üniversitesi’nde çalışıyordu. Şu an aktivist konumunda.

Erkan Şen (solda): 1986 Van doğumlu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıfta okuyor.

Yıldıray Oğur (arkada): 1978 Rize doğumlu. Abisi Turgay gibi ODTÜ Siyaset Bilimi’ni bitirdi. Şu an doktora yapıyor.

Ayşegül Ecer: 1985 Erzurum doğumlu.

Şu an burslu olarak İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi üçüncü sınıfta okuyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimi ve muhtıra günlerinden sonra yaşadığımız çalkantıyı zekice esprilerle ti’ye aldınız. Sizi 2000 yılından bu yana 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın kutlanış biçimine getirdiğiniz eleştirilerle tanıdık. Yedi yıldır “19 Mayıs’ı stadyumlardan kurtaralım” diyorsunuz. Bir şey değişti mi?

Turgay: Törenler yine oluyor. Fakat belediyeler, birçok kurum, konserler yapıyorlar. Meşalelerle yürüyüşler yapılıyor. Biraz dışarıya doğru taşınma var. Harbiye Marşı yerine Tarkan’ın Şıkıdım’ı eşliğinde yapılır oldu. Hiç olmazsa daha eğlenceli hale geldi. Ama hareketlerde bir sanatsal yaratıcılık yok hâlâ. Ellerindeki panoları kaldıranlar ne yazdıklarını bilmiyorlar. Kendileri yazdıkları cümlenin bir harfi bile değiller. Belki bir harfinin bir noktasının bir parçası oluyorlar. Bu gerçekten kimsenin tek başına bir değer ifade etmediği bir toplum istendiğinin delili. Protokol tribünü haricindekiler de onları net görmüyorlar.

Yıldıray: Bu törenlerin modası geçti artık. Aslında bütün dünyaya bizim ne kadar güçlü gençlerimiz olduğunu göstermek için yapılıyor. Savaşkan, hazır kıtalar. Kaslar ön planda. Gençlik, bir komutla hareket eden, bir komutla duran disipline edilmiş bir kitle.

Ayşegül: Bize zorla şort giydirmişlerdi. Ben hiçbir zaman dindar olmadım. Ama sonuçta insanın bir giyim kültürü vardır. Şort giymekten hoşlanmıyorum. O giysi tasarımları yapılırken kesinlikle bizlere sorulmadı. Çok aptalca kıyafetler. Eflatun pelerinlerimiz filan vardı. İstemediğimiz kıyafeti giymek bir yana, herkes tek tip olarak oraya çıkıyor. Zeka seviyesi oldukça düşük etkinlikler bunlar.

Erkan: Bireyler orada tamamen nesne. Özne halinde değiller. Bir bütünün birer parçasını oluşturuyorlar. Zaten koreograflar filan yapmıyor. İnsanların bedenleri ideolojik nesneler halinde mesaj vermek için kullanılamaz. Çağdaşlık bu demek değil.

Bu arada, geçmiş 19 Mayıs Bayramı’nız kutlu olsun. Dün neler yaptınız?

Turgay: Demokrasi Sınıfı isimli bir etkinlik yaptık Darphane’de. Biliyorsunuz 27 Nisan gece yarısı, uykusu kaçmış bazı askerlerimiz bir mektup yazdılar ve internet üzerinden bize gönderdiler. Tüm Türkiye’de herkesin uykusu kaçtı. Genelkurmay’ın ışıkları yanarken Genç Siviller’in de ışıkları yanıyordu. Biz sabaha kadar oturup karşı bir bildiri hazırladık. Demokrat bildiğimiz tüm yazarların bu sürece katılacağını, “Artık Türkiye’de böyle şeyler olmaz, ne yapıyorsunuz arkadaşlar” diyeceğini düşünürken, en fazla “ne darbe, ne şeriat” diyebildiklerini ve yine darbe ortamına çok uygun cümleler kurabildiklerini görüp utandık. “Ne darbe, ne şeriat” demek, “tecavüzcü suçlu; ama kız da mini etek giymeseydi” demek kadar ahlaksızca bir şey. O yüzden “ne darbe, ne darbe” dedik bir avuç genç.

Yıldıray: Bugün “ne darbe ne şeriat” demekle, mesela 12 Eylül’de “ne darbe ne komünizm” demek arasında hiçbir fark yok. Topluma bir öcü gösterilerek darbeyi meşru kılmaktır bu. Biz darbenin kendisinin hiçbir meşru haklı nedeni olamayacağını söylemezsek her gün darbe yapmak için bir neden bulunur. Sorunlarımızı siyaset içinde çözmeyi öğrenmemiz gerekir. Yoksa Türkiye’de her darbenin bir fan kitlesi, herkesin favori bir darbesi var. Eğer bir şeriat tehlikesi varsa bu hukuk kuralları içinde çözülmelidir.

Turgay: Bugünler, tarih olarak yazılırken, şeriat, cumhurbaşkanı tartışmalarından çok e-darbe ile hatırlanacak. O zaman biz, bir avuç genç, biz bu darbenin karşısında dik durduk diye kendimizi iyi hissedeceğiz.

Şu Demokrasi Sınıfı’nı bir anlatın hele.

Yıldıray: Eğlenceli bir parti gibiydi. Partiye sadece bu süreçte gerçekten dik duran, “ne darbe, ne darbe” diyen, bu demokrasi sınavını başarıyla geçenleri çağırdık. Hocalarımız demokrasiye, siyasete, demokratlığa giriş dersi verdiler. Zil çaldı teneffüsümüz, beslenme saatimiz oldu. Günün sonunda bu süreçte iyi sınav verenlere ve sınıfta kalanlara karnelerini dağıttık.

Bunu nasıl ölçtünüz?

Yıldıray: 27 Nisan’dan itibaren sürekli gazeteleri ve televizyonları takip ediyoruz. Zaten bir kategori dışı listemiz var. Tufan Türenç, Emin Çölaşan gibi. Onlara devamsızlıktan tasdiknamelerini verdik. Bir de bizi hayal kırıklığına uğratanlar var. Bunlar muhtıranın arkasından, doğru dürüst bir darbe karşıtı söylem üretmeden kendilerini “ama AKP de çok hatalar yaptı” söylemine vuranlar.

Ayşegül: Dünkü etkinliğimizde bir de demokrasi dersinden çok iyi notlar alarak geçen, sadece kendine değil, ötekine de demokrat olduğunu gösterebilenlerden oluşan iftihar listemiz vardı. Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Kürşat Bumin, Yıldırım Türker, Perihan Mağden, Etyen Mahçupyan, Altanlar gibi.

25 yaşındakilerin seçilebilmesi bu seçime yetişmedi gerçi; ama nedir gençlik size göre?

Turgay: Aslında seçmek, seçilmekten daha büyük bir güçtür. Seçme yaşı 18 ise seçilme yaşı da 18 olmalı. Bir gençlik efsanesi var insanların kafasında. Genç kimdir Türkiye’de? Yani genç ile yaşlı arasındaki fark sadece merdivenleri daha hızlı çıkmak mıdır? Uykusuzluğa, susuzluğa, açlığa daha mı dayanıklılıktır?

Böyle olmadığını düşündüğünüz açık.

Turgay: Gençlik tanımını yapan dört temel metnin gölgesinde genç olabiliyorsunuz. Bunlardan biri Gençliğe Hitabe. Buna göre genç diye birtakım vazifeleri olan, artık bekçi kadar bile yaşamsal bir ünitesi kalmayan, cansız bir korkuluğa dönüşmüş ve hep böyle korkulara karşı bir tehlike savar olarak görevlendirilmiş, kendi tercihleri olmayan bir insandan bahsediliyor. İkinci metin Bursa nutku ki aslında Atatürk’e ait olmadığı da söyleniyor.

Yıldıray: İşte polis belki sizi dövecek; ama siz diyeceksiniz ki bu cumhuriyetin polisi değil, ona karşı çıkacaksın. Atatürk, cumhuriyetin sahibi gençlerden bunu ister gibi çok sert bir sivil itaatsizlik metni. Atatürk’ün böyle bir konuşması olmadığı, 70′li yılların şiddete dayalı siyasal hareketlerin kendini meşrulaştırdığı bir metin olarak üretildiği söyleniyor.

Turgay: Anayasa’nın 58. maddesinde de milyonlarca genci tek tipleştiren bir tanım yapılıyor. Gençliğe bir şeylerin emanet edildiği, onu koruması gerektiği, devletiyle ülkesiyle bölünmez bir bütün olduğunu ortadan kaldırmayı amaç edinenlere karşı yetiştirilmesinden söz ediliyor. Yani cumhuriyetin düşmanları var. Gençler onlara karşı yetiştirilen insanlar.

Yıldıray: Bir taraftan gençlere büyük bir sorumluluk yükleme var. İşte bu ülke size emanet, siz savunacaksınız gibi müthiş bir yük. Bir taraftan da aynı gençlere karşı büyük bir güvensizlik var. Her an birileri tarafından kullanılabilir, maşa yapılabilir.

Erkan: Gençlik tanımı bir de YÖK’te var. İşte Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan gibi ibareler. Yani Türk olmayan, şeref ve mutluluk duyamayacak mı? Ben Türk’üm diyen mutlu değilim diyemeyecek mi? İşte toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, yüreği millet sevgisiyle dolu gibi tamamen bir şeyleri kutsallaştırıcı bir yapı.

Turgay: YÖK Kanunu, bir kereste fabrikası talimatnamesinden farksız. Yani şunu söylüyor. Ham kütükler üniversiteye gelirler. Ondan sonra ihtiyaçlara göre aynı boyda biçim biçim doğranır, hizmete sunulurlar.

Ayşegül: Bu kadar çabanın sonucunda, ne sistemin istediği şekilde eğitilmiş, ne de kendi başına kendi ayakları üstünde karar verebilme yeteneğine sahip, boşlukta, hasarlı bir gençlik çıkıyor ortaya. Eğitim süresince, ezberletilen kodlar hep aklınızda kalıyor. Ve birisi bir şeyler tehlikede dediğinde bilinçaltındaki bu kodlarla yönlenip bir şeyler yapmaya kalkışıyoruz. Derinlikten yoksun, sorgulamayan varlıklar olarak o koskocaman kalabalıkların, meydanların birer parçası haline geliyoruz.

Gençlik Efor Testi hazırladık, buyrun!

Turgay: Gençlik Efor Testi hazırladık. İnsanların reflekslerini ölçen çeşitli sorular soruyoruz. Bu testten başarı ile geçenler genç olduğunu ispatlayıp siyasete girebilir. Geçemeyenler bedenen genç olabilir; ama zihnen yaşlı demektir. GADER yani Genç Adayları Destekleme Platformu’nu kurduk. Efor testini tüm siyasi partilere ücretsiz olarak vereceğiz. Yetmişin üzerinde not alanlar sadece biyolojik olarak değil kafa olarak da genç olarak siyasete girip fark yaratabilecekler. Biz de onları destekleyeceğiz. Gerekirse afişlerini asacağız, kampanyalarına destek vereceğiz. Parti gözetmeksizin tamamen arkalarındayız.

Pekâla, soruları görelim.

Turgay: Farz edelim ki bir partinin genel başkanısınız. Seçimleri kaybettiniz. İlk sözünüz ne olurdu? A) Önümüzdeki maçlara bakacağız. B) Yenildim ama güreşe doymadım. C) Halka rağmen halk için var olmaya devam edeceğim. D) Ceketimi alıp giderim; ama dönüşüm muhteşem olacak. E) Mesajı aldım, aşkımı yüreğime gömdüm gidiyorum.

Herhalde E şıkkını işaretleyenler puan alacak.

Yıldıray: Eee haliyle. Şeytan ayrıntıda gizlidir derler. Şeytan bir de ama’larda gizlidir. Çeşitli konularda ama’lı cümleler kurduk. Boşlukların doldurulmasını istiyoruz. A) Darbeye karşıyım; ama… B) Ben de başörtülülere özgürlük diyorum; ama… C) Kürtler serbestçe Meclis’e girsin; ama… D) Hrant Dink’in öldürülmesini kınıyorum; ama… E) Orhan Pamuk’un edebiyat ödülünü alması iyi; ama…

Tabii bu bir tuzak. Boşluğu dolduranlar kaybetmiş olacaklar.

Turgay: Bir de çoktan seçmeli sorular var. Web sitesinde bir darbe muhtırası görseniz ne yaparsınız? A) Hemen bilgisayarıma download edip screensaver yaparım. B) Bütün sevdiklerime forwardlarım. C) O siteyi hacklerim. D) Altına destek yorumu yazarım. E) Rahatsızlığımı ifade ederim.

Erkan: Meclis’te başörtülü milletvekili görseniz ne yaparsınız? A) Kafasına içtüzüğü atarım. B) Kürsüye çıkıp, ‘Bu kadına haddini bildirin’ diye bağırırım. C) Sıra kapaklarına vurup ‘Dışarı, dışarı!’ diye tempo tutarım. D) ‘Hayırlı olsun.’ derim.

Turgay: Bir de efor testimiz var. Genç dediğin dayanıklı olur. Onuncu Yıl Marşı’nı kaç kez peş peşe dinleyebilirsiniz? Bir kere, beş kere, yüz yetmiş sekiz kere, bin dokuz yüz kere. Uygun adım kaç metre yürüyebilirsiniz? Bunun için bir stadyum kiralayacağız. Milletvekili adaylarını oraya götürüp yürüteceğiz. Bunu ölçecek olan da birkaç tane emekli asker olacak.

Ayşegül: Meclis’e girince, elinizi dakikada kaç kere indirip kaldırabilirsiniz? Fizikî olarak test edeceğiz bunları.

Erkan: Komplo teorileri ile ilgili bir sorumuz var. Aşağıdakilerden hangisi bir komplo teorisi değildir. A) Din elden gidiyor. Misyonerler hepimizi Hıristiyanlaştırıyor. B) Topraklarımız yabancılara satılıyor. C) Laiklik elden gidiyor. D) Bu kış şeriat gelebilir. E) Hiçbiri

Yıldıray: Cumhurbaşkanını kim seçmeli? A) Baykal. B) Birinci Çağlayan ve Tandoğan konsilleri. C) Tanzanya halkı. D) Babadan oğula geçmeli. Sezer’in oğlu cumhurbaşkanı olmalı. E) Sevenleri ayırmamalı. Türk halkı layık olanı seçmeli.

Peki önümüzdeki yıl 19 Mayıs’lar nasıl kutlanmalı?

Yıldıray: Bu yıl da buruk bir bayram kutladık. Kısa bir süre evvel darbe yemiş, aşağılanmış, bir cumhuriyetin gençlik bayramı bu. Sevincimiz kursağımızda kaldı. Bu bayram da bize zehir oldu. Ama dileriz ki önümüzdeki yıl daha çok birbirimizi anladığımız, toplum olarak daha çok kaynaştığımız, bizi ayrıştıran değil, birleştiren bir bayram olur.

NURİYE AKMAN
Houston bir sorun var…

EMİNE DOLMACI

“Ankara Washington hattı-Amerikan iktidarının sonu’ adlı kitabın yazarı Tamer Korkmaz, Türkiye-ABD ilişkileriyle ilgili önemli iddialarda da bulunuyor. Ona göre, Türkiye’de 1944 yılında başlayan Amerikan derin devletinin etkisi, 15 Mayıs 2006’ya kadar devam etti. Bu süreçte, John F.Kennedy suikastıyla eşzamanlı olarak Adnan Menderes’in idam edilmesi sağlandı.Turgut Özal’ın ani ölümü de bu çabanın bir sonucuydu.

“Türkiye, 15 Mayıs 2006 tarihinde, 1944’ten beri bulunduğu ABD yörüngesinden çıkmıştır. Ankara o andan itibaren bağımsız stratejik kimliğini kazanmış durumdadır. Burada en önemli kilometre taşı ise 1 Mart tezkeresidir.” Bu iddia, gazeteci yazar Tamer Korkmaz’a ait. Bu iddialarını ise Timaş Yayınları’ndan çıkan ‘Ankara Washington Hattı-Amerikan İktidarının Sonu’ isimli kitabında dile getiriyor. ABD derin devletinin, Menderes ve Özal’ın öldürülmesi başta olmak üzere, Türkiye’deki darbeleri, siyasi cinayetleri, faili meçhul cinayetleri ve provokasyonları organize ettiğini düşünen Korkmaz, Türkiye’nin ABD ekseninden çıkışında ‘ordudaki sivilleşme’ye büyük önem veriyor. Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmesi ile süreci başlatıyor ve tam tarihini verdiği 2006 yılına kadar devam ettiriyor. Korkmaz’ın en önemli iddiası ise Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığının da, devletle milletin barıştırılması için ‘yeni Ankara’nın kararı olarak ortaya çıktığı şeklinde. Ona göre, seçimler sonrasında Abdullah Gül’ün adaylığı hâlâ bu çevrelerce destekleniyor. Süreçle ilgili sorularımızı Tamer Korkmaz’a yönelttik.

Türkiye’de 1944’te başlayan Amerikan egemenliğinin 15 Mayıs 2006’da sona erdiğini yazıyorsunuz. Bu tarihte ne oldu?

15 Mayıs, perde arkasında yaşanan bir hadisedir. Ankara, Washington’un yörüngesinden çıkıp bağımsız stratejik kimliğini kazanmıştır. Cumhuriyet tarihimizin en önemli hadisesinden bahsediyoruz! Böylesine büyük bir yol ayrımı veya kırılma göz önünde, açıktan cereyan edemezdi. Ankara artık o bildiğimiz Ankara değil. Devlet yönetiminde artık milli ve bağımsız çizgi hakim. Bu müthiş aşamaya gelinirken son dönemde iki olay çok etkili oldu. Bunlardan biri 1 Mart 2003’te tezkerenin reddedilmesi, diğeri de 2005 Ekim’inde MGK’da gerçekleştirilen yapısal değişikliklerdir.

Sözünü ettiğiniz dönem AKP’nin iktidarda olduğu bir dönem. AKP’nin bu süreçte bir payı var mı?

Bu sürecin temelde AKP hükümetiyle bir ilgisi yok. Zaten 2002 öncesinden itibaren gelişen bir süreç. Bununla birlikte Türkiye’de tek başına bir iktidarın bulunması gelişmeleri hızlandırmıştır. 28 Şubat’ın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönem sürerken ve de hemen akabinde o baskıcı ve demokrasi aleyhtarı çizgiye karşı gelişen ciddi hadiseler var. 1998’de Org. Kıvrıkoğlu’nun, 2002’de de Org. Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmesi sözünü ettiğim milli sürecin hayata geçmesinde birinci derecede etkili faktörlerdi. AKP hükümetinin ilk iki yılında darbe girişiminde bulunanların varlığı Nokta’da yayınlanan günlük ve şemalarla ortaya çıkmıştı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök bunları yalanlamamak suretiyle doğrulamıştı. İşte bu tür girişimlerin başarısız olmasında ayrıca siyasal ve ekonomik istikrar tablosunun yaşanmasında, vitrinde hükümet görünmesine rağmen aslında bahsettiğim süreç, temeli oluşturmuştur. Şöyle bir düşünün, geçen mayıs ve haziran ayında Atlantik’in öte yanından düğmeye basanlar ekonomimizi -aynen Şubat 2001’de olduğu gibi- sıcak para aktörlerini mali piyasalardan çekerek çökertmeye çalışmışlardı. Ancak başaramadılar. Bu bir hükümetin yapabileceği bir iş değildir.

Erdoğan 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden dolayı pişmanlığını birçok kereler dile getirmişti. Bu süreçteki pozisyonu nedir?

Erdoğan başbakan olmadan önce ABD’ye tezkere konusunda söz vermişti. Ancak tezkere reddedildi. O esnada kim başbakandı? Abdullah Gül. Erdoğan’ın tezkereden dolayı pişman olması değil, mutluluk duyması gerekirdi. Bu demeçleri verdiği dönemlerde değil; ama son dönemde Erdoğan da tezkere olayının ne manaya geldiğini fark etti. Süreci doğru okumaya başladı. Özellikle de geride bıraktığımız nisan ayından beri. Bunun gerçek anlamı Menderes ve Özal’la başlayan çizgiye Erdoğan’ın da eklenmesidir.

Erdoğan’ın Köşk’e çıkmayacağını aylar önceden yazmıştınız. Gül’ün aday gösterileceğini öne sürmüştünüz. 23 Nisan gece yarısında gerçekleşen bir üst düzey görüşme ile de Abdullah Gül’ün adaylığının gerçekleştiğini söylüyorsunuz. Bunun anlamı nedir?

Abdullah Gül’ün adaylığı bir devlet kararıdır. Dikkat ediniz, Erdoğan aday olma fikrini uzun süre içinde yaşattı. Ama sonra vazgeçti. Feragat etti. Zihninde Gül’ün ismi kesinlikle yoktu. Adaylıktan vazgeçtikten hemen sonra Gönül veya Çubukçu ikilisinden birini aday göstermeye hazırlanıyordu. Ancak o gece yarısı gerçekleşen önemli görüşmede Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmelerin gerçek manasını görme imkânına kavuştu. Gül’ün adaylığı “Yeni Ankara”nın devletle milleti barıştırma adımının bir yansımasıdır. Siyasi bir tercihten çok daha ileride ve kıymetli bir adımdan bahsediyoruz.

Peki Gül hâlâ ‘Yeni Ankara’nın adayı mı?

Bakınız basındaki bugüne kadarki bütün aksine haberler çöpe gitmiş durumda. Yani, Gül’ün adaylığı devam ediyor. Kendisi sinyali verdi. MHP’nin Meclis’e girme konusunda sorun çıkarmayacağı anlaşıldı. ‘Gül’ün adaylığı devlet kararıdır’ diye ısrarla vurgulamamızın anlamı budur. “Gül’ün esnek olması” veya “Erdoğan’ın uzlaşmayı telaffuz etmesinin Gül’den vazgeçmek manasına geldiği” gibi yorumlar anlamsızdı. Gerçeği yansıtmıyordu. Bu arada Anayasa Mahkemesi’nin de başlangıçtaki 367 kararının tersine bir karar almış olmasına dikkat ediniz. Çok önemliydi, bu geri dönüş…

Türkiye’de son yıllarda öne çıkan ulusalcı akımlarda uluslararası yapıların etkili olduğunu söylüyorsunuz. Ulusalcılar nasıl oluyor da gayri milli bir çizgiye hizmet ediyorlar?

Sadece görünene bakarak veya hadiselere düz bir mantıkla yaklaşarak gerçeği öğrenemeyiz. Birçok olayı ters köşe stratejisine göre düşünmek lazım. Ulusalcıların varlığı Türkiye’deki milli çizgiye karşı konuşlanmış olmakla alakalı. Anti Amerikan bir söylemlerinin olması veya adlarının ulusalcı olmaları kimseyi yanıltmasın. Milli değiller. Son bir yılda ortaya çıkan çetelere bakınız, hepsi ABD karşıtı gibi görünüp çok vatansever geçiniyor. Ama artık herkes gördü ki bunlar benim kalıntılar olarak adlandırdığım darbeci zihniyetin maşaları ve Türkiye’yi şarampole yuvarlamak isteyen senaryoların oyuncağı. ABD/NATO bu tür operasyonları 12 Eylül öncesinde de yapmıştı. Bugün de aynı numara var. Ama artık başarılı olmaları mümkün değil.

Darbeler, siyasi operasyonlar, faili meçhuller, provokasyonlar vs. Bütün bunların ardında ABD-NATO’nun bulunduğunu söylemenin komplocu bir yaklaşım olduğunu ileri sürenler var…

Elbette komplocu bir yaklaşım değil. Ya nedir? Gerçeğin ta kendisidir. Günümüzde artık JFK suikastının perde arkası tam anlamıyla çözülmüş durumdadır. Türkiye’de yaşadıklarımıza gelirsek darbelerin ve provokasyonların aslında ne olduğunu ortaya koyan sayısız itiraf, belge ve bağlantı ortaya çıkmıştır. Son çeteler olayında bile ana resim ortadadır. Bunlara komplo teorisi diyerek gerçekleri örtbas etmek isteyenler var. Bu kadar çok belge ve bağlantı ortada iken hâlâ komplo teorisi diye ısrar edenler şayet saf, aymaz ve gafil değillerse mutlaka “iliştirilmiş” manada bir rolleri vardır. Güdüleme yapmak üzere bu bozuk plağı çalıyorlar yani…

Henüz Yorum Yok »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.

WordPress.com'dan blog alın.